English    Türkçe    فارسی   

3
2709-2718

  • هین صلا بیماری ناسور را ** داروی ما یک بیک رنجور را
  • İlleti unulmaz hastalara sâlâ, ilâcımız, hastalara birebirdir.
  • معجزه خواستن قوم از پیغامبران
  • Peygamberlerden mucize istemeleri
  • قوم گفتند ای گروه مدعی ** کو گواه علم طب و نافعی 2710
  • Sebâlılar, “Ey dâvaya girişenler, doktorluğu bildiğinize, bize fayda vereceğinize deliliniz nerede,
  • چون شما بسته همین خواب و خورید ** همچو ما باشید در ده می‌چرید
  • Siz de bizim gibi uyku uyumakta, siz de bizim gibi yemek yemektesiniz. Köylerde, şehirlerde bizim gibi oturup duruyorsunuz.
  • چون شما در دام این آب و گلید ** کی شما صیاد سیمرغ دلید
  • Bu su, toprak tuzağındayken nasıl olur da gönül simurgunu avlayabilirsiniz?
  • حب جاه و سروری دارد بر آن ** که شمارد خویش از پیغامبران
  • Fakat mevki ve reislik sevdası, sizi peygamberlik dâvasına salmış, bu yüzden kendinizi peygamber sanıyorsunuz.
  • ما نخواهیم این چنین لاف و دروغ ** کردن اندر گوش و افتادن بدوغ
  • Bu çeşit lâflara, bu çeşit yalanlara kulak bile asmak istemeyiz, ayran kâsesine düşmek dilemeyiz.” dediler.
  • انبیا گفتند کین زان علتست ** مایه‌ی کوری حجاب ریتست 2715
  • Peygamberler dediler ki: “Bu da o illetten, körlüğünüzden, söylediğimiz sözlerin hakikatini göremiyorsunuz.
  • دعوی ما را شنیدیت و شما ** می‌نبینید این گهر در دست ما
  • Dâvamızı duyuruyorsunuz da elimizdeki mücevheri görmüyorsunuz.
  • امتحانست این گهر مر خلق را ** ماش گردانیم گرد چشمها
  • Elimizdeki bu mücevher, halka bir imtihandır. Onu gözlerin önünde dolandırıp durmaktayız.
  • هر که گوید کو گوا گفتش گواست ** کو نمی‌بیند گهر حبس عماست
  • Kim, nerede mücevher, derse bu sözü, körlüğüne, mücevherleri görmediğine şahittir.