English    Türkçe    فارسی   

3
3037-3061

  • و آنک صد فرسنگ زان سو بود او ** چونک بد یعقوب می‌بویید بو
  • Aradaki mesafe yüzlerce fersahken Yakup, Yakup olduğundan Yusuf’un gömleğinin kokusunu duyuyordu.
  • ای بسا عالم ز دانش بی‌نصیب ** حافظ علمست آنکس نه حبیب
  • Nice âlimler vardır ki hakikî ilimden hakiki irfandan nasipleri yoktur. Bu çeşit âlim, ilim hafızıdır, ilim sevgilisi değil.
  • مستمع از وی همی‌یابد مشام ** گرچه باشد مستمع از جنس عام
  • Onun sözlerini duyan kişi, alelâde bir adam olsa bile o sözleri anlar, hakikat korkusunu alır.
  • زانک پیراهان بدستش عاریه‌ست ** چون بدست آن نخاسی جاریه‌ست 3040
  • Çünkü böyle âlimin eline düşen gömlek, eğretidir, bir zaman içindir… Esir tellâlının elindeki cariye gibi!
  • جاریه پیش نخاسی سرسریست ** در کف او از برای مشتریست
  • Tellâlın eline düşen cariye, müşteri içindir, tellâla ne fayda var?
  • قسمت حقست روزی دادنی ** هر یکی را سوی دیگر راه نی
  • Rızık vermek, Allah’ın işidir. Herkes Allah’ın takdirine göre hareket eder, başka türlü hareket etmesine imkân yoktur.
  • یک خیال نیک باغ آن شده ** یک خیال زشت راه این زده
  • Güzel bir hayal, ona bağ, bahçe haline gelmiştir… Çirkin bir hayal, bunun yolunu kesmiştir!
  • آن خدایی کز خیالی باغ ساخت ** وز خیالی دوزخ و جای گداخت
  • Allah öyle bir Allah’tır ki bir hayalden, bağ, bahçe düzmüş, bir hayalide cehennem haline getirmiş, yanıp yakılma yeri yapmıştır!
  • پس کی داند راه گلشنهای او ** پس کی داند جای گلخنهای او 3045
  • Peki… O halde onun gül bahçelerinin yolunu… Külhanlarının yerini kim bilebilir ki?
  • دیدبان دل نبیند در مجال ** کز کدامین رکن جان آید خیال
  • Gönül gözcüsü, bu hayal, canın ne yanından geliyor… Fırsat bulup göremez ki.
  • گر بدیدی مطلعش را ز احتیال ** بند کردی راه هر ناخوش خیال
  • Bir kolayını bulup da doğduğu yeri, geldiği tarafı görseydi kötü hayallerin yolunu keser, gelmelerine mâni olurdu.
  • کی رسد جاسوس را آنجا قدم ** که بود مرصاد و در بند عدم
  • Yokluk geçidine, yokluğun gözetleme yeri olan oraya casus, nasıl ayak atabilir?
  • دامن فضلش بکف کن کوروار ** قبض اعمی این بود ای شهره‌یار
  • Kör gibi onun ihsan eteğine yapış! Padişahım, körün yapışması diye buna derler işte!
  • دامن او امر و فرمان ویست ** نیکبختی که تقی جان ویست 3050
  • Onun eteği, emridir, fermanıdır. Ondan korkmayı, ondan çekinmeyi kendisine can ittihaz eden adam ne iyi bahtlı bir adamdır!
  • آن یکی در مرغزار و جوی آب ** و آن یکی پهلوی او اندر عذاب
  • Birisi çayırlıkta, çimenlikte akarsu kıyısında… Onun yanı başındaki de azap içinde!
  • او عجب مانده که ذوق این ز چیست ** و آن عجب مانده که این در حبس کیست
  • Azap çeken, öbürüne bakar da “Bu zevk neden ki?” diye şaşırır kalır… Bu da meşakkat çekeni görür de “Acaba bunu kim hapsetmiş ki?” diye hayretlere düşer.
  • هین چرا خشکی که اینجا چشمه هاست ** هین چرا زردی که اینجا صد دواست
  • Zevk içinde olan azap çekene “Kendine gel… Neden böyle perişansın? Bak, burada ne güzel kaynaklar var. Neden böyle benzin sararmış? Burada yüzlerce deva var...
  • همنشینا هین در آ اندر چمن ** گوید ای جان من نیارم آمدن
  • Arkadaş, gafil olma, bu çimenliğe gel!” der. Fakat öbürü “Canım efendim… Gelemiyorum ki!” diye cevap verir.
  • حکایت امیر و غلامش کی نماز باره بود وانس عظیم داشت در نماز و مناجات با حق
  • Bir beyle namaza düşkün olan ve namazdan, Allah’a niyaz etmeden zevk alan kölesi
  • میرشد محتاج گرمابه سحر ** بانگ زد سنقر هلا بردار سر 3055
  • Bir bey, hamama gitme lüzumunu duydu… Seher çağı, kölesine “Sungu, uyan başını kaldır.
  • طاس و مندیل و گل از التون بگیر ** تابه گرمابه رویم ای ناگزیر
  • Hamam tasını, peştamalı, havluyu, kili, Altın’dan al da hamama gidelim, haydi” diye seslendi.
  • سنقر آن دم طاس و مندیلی نکو ** برگرفت و رفت با او دو بدو
  • Sungur, hamam tasıyla iyi bir peştamal ve havlu aldı. Beraberce yola düştüler.
  • مسجدی بر ره بد و بانگ صلا ** آمد اندر گوش سنقر در ملا
  • Yolda bir mescit vardı. Ezanda okunmaktaydı. Sungur ezan sesini duydu.
  • بود سنقر سخت مولع در نماز ** گفت ای میر من ای بنده‌نواز
  • Namaza pek düşkündü. Dedi ki: “Ey kuluna iltifatlarda, ihsanlarda bulunan beyim,
  • تو برین دکان زمانی صبرکن ** تا گزارم فرض و خوانم لم یکن 3060
  • Sen şu dükkânda birazcık otur da ben namazı kılıvereyim.”
  • چون امام و قوم بیرون آمدند ** ازنماز و وردها فارغ شدند
  • Bey, dükkânda oturdu. İmamla cemaat namazı kılıp camiden çıktılar.