English    Türkçe    فارسی   

4
1816-1865

  • قطره‌ای بر ریز بر ما زان سبو ** شمه‌ای زان گلستان با ما بگو
  • Bize de o testiden bir katra dök... Bize de o gül bahçesinden bir kokucuk anlat!
  • خو نداریم ای جمال مهتری ** که لب ما خشک و تو تنها خوری
  • Biz buna alışmamışız ey yüce ve güzel er... Bizim dudağımız kuru, sen bu şarabı yalnızca içiyorsun!
  • ای فلک‌پیمای چست چست‌خیز ** زانچ خوردی جرعه‌ای بر ما بریز
  • Ey, çevik er, ey gökyüzünü dönüp dolaşan er, içtiğin şaraptan bize de bir yudumcuk sun!
  • میر مجلس نیست در دوران دگر ** جز تو ای شه در حریفان در نگر
  • Bu zamanda meclisin beyi sensin, senden başkası değil... Bize de bak!
  • کی توان نوشید این می زیردست ** می یقین مر مرد را رسواگرست 1820
  • Bu şarap, gizlice içilir mi ki? Şarap, muhakkak adamı rezil, rüsvay eder!
  • بوی را پوشیده و مکنون کند ** چشم مست خویشتن را چون کند
  • Kokusunu gizlesen bile sarhoş gözlerini ne yapacaksın ki?
  • خود نه آن بویست این که اندر جهان ** صد هزاران پرده‌اش دارد نهان
  • Zaten bu koku, âlemde yüz binlerce perde altında gizlenebilecek bir koku değil ki!
  • پر شد از تیزی او صحرا و دشت ** دشت چه کز نه فلک هم در گذشت
  • O keskin kokuyla ovalar, çöller doldu... Hatta ova da nedir ki? O koku, dokuz feleği bile geçti!
  • این سر خم را به کهگل در مگیر ** کین برهنه نیست خود پوشش‌پذیر
  • Bu şarabın bulunduğu testinin başını balçıkla örtme... Zaten bu öyle bir açıkta şarap ki örtülmesine imkan yok!
  • لطف کن ای رازدان رازگو ** آنچ بازت صید کردش بازگو 1825
  • Ey sırlar bilen sır söyleyici, seni avlayanı lütfet, söyle!
  • گفت بوی بوالعجب آمد به من ** هم‌چنانک مر نبی را از یمن
  • Bayezıd dedi ki: “Şaşılacak bir koku geldi bana... Peygambere Yemen’den gelen koku gibi!
  • که محمد گفت بر دست صبا ** از یمن می‌آیدم بوی خدا
  • Muhammet demiştir ki. Seher yelinin eliyle bana Yemen’den Allah kokusu gelmekte.
  • بوی رامین می‌رسد از جان ویس ** بوی یزدان می‌رسد هم از اویس
  • Vise’nin ruhuna Rahim’in kokusu geldiği gibi Üveys’ten de Allah kokusu geliyor.
  • از اویس و از قرن بوی عجب ** مر نبی را مست کرد و پر طرب
  • Üveys’ten, Karen kabilesinden garip bir koku geldi de Peygamberi sarhoş etti, neşelendirdi!
  • چون اویس از خویش فانی گشته بود ** آن زمینی آسمانی گشته بود 1830
  • Üveys kendinden geçmiş, yere mensupken göklere mensup olmuştu!
  • آن هلیله‌ی پروریده در شکر ** چاشنی تلخیش نبود دگر
  • Heliyle, şekerle karışmış, halli hamur olmuş, acı tadı kalmamıştı artık!
  • آن هلیله‌ی رسته از ما و منی ** نقش دارد از هلیله طعم نی
  • Heliyle, varlığından tamamıyla geçmişti... Yalnız heliyle şeklindeydi ama lezzeti kalmamıştı ki!”
  • این سخن پایان ندارد باز گرد ** تا چه گفت از وحی غیب آن شیرمرد
  • Bu sözün sonu gelmez. O aslan er, gayb âleminin vahyinden neler söyledi? Sen onu anlat!
  • قول رسول صلی الله علیه و سلم انی لاجد نفس الرحمن من قبل الیمن
  • Rasul sallallahu aleyhi vesselem’in “Ben Yemen tarafından Rahman kokusunu almaktayım” demesi
  • گفت زین سو بوی یاری می‌رسد ** کاندرین ده شهریاری می‌رسد
  • Bayezıd dedi ki “Bu taraftan bir dostun kokusu gelmekte... Bu köyden bir padişah geliyor!
  • بعد چندین سال می‌زاید شهی ** می‌زند بر آسمانها خرگهی 1835
  • Bunca yıldan sonra bir padişah doğacak... Otağını göklere kuracak!
  • رویش از گلزار حق گلگون بود ** از من او اندر مقام افزون بود
  • Yüzü Allah’ın gül bahçelerinin tesiriyle gül rengine dönecek... Makam ve rütbe bakımından benden üstün olacak!”
  • چیست نامش گفت نامش بوالحسن ** حلیه‌اش وا گفت ز ابرو و ذقن
  • Dediler ki: Adı ne? Bayezid, Ebül Hasan dedi... Onun şeklini, kaşının çenesinin ne şekilde olduğunu anlattı.
  • قد او و رنگ او و شکل او ** یک به یک واگفت از گیسو و رو
  • Boyunu, rengini, şeklini, saçlarını, yüzünü bir bir anlattı.
  • حلیه‌های روح او را هم نمود ** از صفات و از طریقه و جا و بود
  • İç huylarını, manevi sıfatlarını... Ruhunu, yolunu, yerini, varlığını hep söyledi.
  • حلیه‌ی تن هم‌چو تن عاریتیست ** دل بر آن کم نه که آن یک ساعتیست 1840
  • Ten şekli, ten gibi iğretidir... Ona pek gönül verme... o bir anda gelir geçer!
  • حلیه‌ی روح طبیعی هم فناست ** حلیه‌ی آن جان طلب کان بر سماست
  • Tabii ruhun şekli, hali de fanidir... O can şeklini, sıfatını iste ki gökyüzündedir!
  • جسم او هم‌چون چراغی بر زمین ** نور او بالای سقف هفتمین
  • Onun bedeni, yeryüzünde mum gibidir... Nuru ise yedinci kat tavanın üstündedir!
  • آن شعاع آفتاب اندر وثاق ** قرص او اندر چهارم چارطاق
  • Güneşin ışıkları odadadır ama güneş, dördüncü kat göktedir.
  • نقش گل در زیربینی بهر لاغ ** بوی گل بر سقف و ایوان دماغ
  • Gülün suretini, lâtife yollu burnunun altında görürsün ama gül kokusu dimağın ta tavanına, sayvanına kadar her yeri tutmuştur.
  • مرد خفته در عدن دیده فرق ** عکس آن بر جسم افتاده عرق 1845
  • Uyuyan adam, Aden’de bir azaba uğradığını görür ama aksi, bedeninde ter halinde görünür!
  • پیرهن در مصر رهن یک حریص ** پر شده کنعان ز بوی آن قمیص
  • Gömlek, Mısır’da bir harise rehin olmuştur ama Kenan ülkesi o gömleğin kokusuyla dolmuştur!
  • بر نبشتند آن زمان تاریخ را ** از کباب آراستند آن سیخ را
  • Tarihçiler, bunu duyunca Bayezid’in tayin ettiği zamanı yazdılar... Âdeta şişe benzeyen kamış kalemlerini kebapla bezediler.
  • چون رسید آن وقت و آن تاریخ راست ** زاده شد آن شاه و نرد ملک باخت
  • Tanı o zaman, o tarih gelip çatınca o padişah doğdu... Devlet satrancını oynadı!
  • از پس آن سالها آمد پدید ** بوالحسن بعد وفات بایزید
  • Bayezid’in ölümünden sonra yıllar geçti, Ebul Hasan dünyaya geldi.
  • جمله‌ی خوهای او ز امساک وجود ** آن‌چنان آمد که آن شه گفته بود 1850
  • O padişah, Ebulhasan’ın ihsanına, kıskanmasına ait ne gibi huylar söylediyse aynen zuhur etti.
  • لوح محفوظ است او را پیشوا ** از چه محفوظست محفوظ از خطا
  • Çünkü onun önünde giden levhimahfuz’dur... Neden mahfuzdur o levh? Hatadan!
  • نه نجومست و نه رملست و نه خواب ** وحی حق والله اعلم بالصواب
  • Bu, ne yıldız bilgisidir, ne remil, ne de rüya... Allah, doğrusunu daha iyi bilir ya, Allah vahyidir!
  • از پی روپوش عامه در بیان ** وحی دل گویند آن را صوفیان
  • Sofiler, bunu halktan gizlemek için gönül vahyi demişlerdir.
  • وحی دل گیرش که منظرگاه اوست ** چون خطا باشد چو دل آگاه اوست
  • Sen istersen onu gönül vahyi farz et... Gönül zaten onun nazargâhıdır... Gönül, ona agâh olunca nasıl hata eder?
  • ممنا ینظر به نور الله شدی ** از خطا و سهو آمن آمدی 1855
  • Ey mümin, sen, Allah nuruyla bakar, görürsün... Hatadan, yanılmadan eminsin!
  • نقصان اجرای جان و دل صوفی از طعام الله
  • Sofinin canına, gönlüne gelen Allah yemeğinin eksilmesi
  • صوفیی از فقر چون در غم شود ** عین فقرش دایه و مطعم شود
  • Sofi, yoksulluktan dertlenince yoksulluğu, ona dadı ve gıda kesilir.
  • زانک جنت از مکاره رسته است ** رحم قسم عاجزی اشکسته است
  • Çünkü cennet, hoşa gitmeyen şeylerden meydana gelmiştir... Merhamet, gönlü kırık âcizlerin nasibidir.
  • آنک سرها بشکند او از علو ** رحم حق و خلق ناید سوی او
  • Yücelikle başlar kıran kişiye ne Allah’ın merhameti nasip olur, ne halkın!
  • این سخن آخر ندارد وان جوان ** از کمی اجرای نان شد ناتوان
  • Bu sözün sonu yoktur... Evet, o yiğit, yiyecek ve ekmek nafakasının azlığından perişan oldu!
  • شاد آن صوفی که رزقش کم شود ** آن شبه‌ش در گردد و اویم شود 1860
  • Ne mutlu o sofiye ki rızkı azalır... Boncuğu inci olur, kendisi deniz kesilir!
  • زان جرای خاص هر که آگاه شد ** او سزای قرب و اجری‌گاه شد
  • O hususi Allah nafakasını duyan, Allah’ın yakınlığına erer, gayb nafakasını elde eder.
  • زان جرای روح چون نقصان شود ** جانش از نقصان آن لرزان شود
  • Fakat ruh nafakası noksan olan kişinin canı o noksan yüzünden titremeye başlar.
  • پس بداند که خطایی رفته است ** که سمن‌زار رضا آشفته است
  • Anlar ki bir hata etmiştir de bundan dolayı rıza yaseminliği perişan olmuştur.
  • هم‌چنانک آن شخص از نقصان کشت ** رقعه سوی صاحب خرمن نبشت
  • İşte o adam da ekinin az olması yüzünden harman sahibine mektup yazdı.
  • رقعه‌اش بردند پیش میر داد ** خواند او رقعه جوابی وا نداد 1865
  • Mektubunu o yüce ve adil padişaha götürdüler, okudu, fakat bir cevap vermedi.