English    Türkçe    فارسی   

6
2148-2197

  • تا کشی خندان و خوش بار حرج  ** از پی الصبر مفتاح الفرج 
  • “Sabır, sıkıntının anahtarıdır” sırrına ermek için gülerek hoşlanarak onun derdini çek.
  • چون بسازی با خسی این خسان  ** گردی اندر نور سنتها رسان 
  • Bu aşağılık kişilerin aşağılığını çekersen sünnetlerin nuruna ulaşırsın.
  • که انبیا رنج خسان بس دیده‌اند  ** از چنین ماران بسی پیچیده‌اند  2150
  • Peygamberler aşağılık adamların zahmetlerini çok çektiler. Bu çeşit yılanlardan nice ıstıraplara uğradılar.
  • چون مراد و حکم یزدان غفور  ** بود در قدمت تجلی و ظهور 
  • Yargılayan Tanrı’ nın muradı, hükmü, ta ezelden tecelli ve zuhur etmekti.
  • بی ز ضدی ضد را نتوان نمود  ** وان شه بی‌مثل را ضدی نبود 
  • Zıddı olmadıkça bir şey görünemez. O misli olmayan padişahın zıddı yoktur.
  • حکمت در انی جاعل فی الارض خلیفة 
  • “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” âyetindeki hikmet
  • پس خلیفه ساخت صاحب‌سینه‌ای  ** تا بود شاهیش را آیینه‌ای 
  • Bunun için padişahlığına ayna olmak üzere bir gönül sahibini halife edindi.
  • بس صفای بی‌حدودش داد او  ** وانگه از ظلمت ضدش بنهاد او 
  • Ona hadsiz, hesapsız arılığını ihsan etti, ondan sonra karanlıklardan da ona bir zıt verdi.
  • دو علم بر ساخت اسپید و سیاه  ** آن یکی آدم دگر ابلیس راه  2155
  • Ak ve kara iki bayrak dikti. Birisi Âdem’di bunların öbürü yol kesen İblis.
  • در میان آن دو لشکرگاه زفت  ** چالش و پیکار آنچ رفت رفت 
  • O iki büyük ordu arasında savaşlar oldu, geldi geçti.
  • هم‌چنان دور دوم هابیل شد  ** ضد نور پاک او قابیل شد 
  • İkinci devre Habil geldi, onun pak nurunun zıddı Kaabil oldu.
  • هم‌چنان این دو علم از عدل و جور  ** تا به نمرود آمد اندر دور دور 
  • Adalet ve zulümden ibaret olan bu iki bayrak, böylece devir devir, Nemrud’a kadar geldi dayandı.
  • ضد ابراهیم گشت و خصم او  ** وآن دو لشکر کین‌گزار و جنگ‌جو 
  • O, İbrahim’in zıddı ve düşmanı oldu. O iki ordu birbirine kin güttü, savaştı durdu.
  • چون درازی جنگ آمد ناخوشش  ** فیصل آن هر دو آمد آتشش  2160
  • Savaşın uzamasından hoşlanmayınca ikisinin arasını ateş ayırdı.
  • پس حکم کرد آتشی را و نکر  ** تا شود حل مشکل آن دو نفر 
  • O iki taifenin müşkülü halledilsin diye ateşi, azabı hakem yaptı.
  • دور دور و قرن قرن این دو فریق  ** تا به فرعون و به موسی شفیق 
  • Devir devir zaman zaman bu iki fırka, Firavunla esirgeyici Musa’nın zamanına kadar
  • سالها اندر میانشان حرب بود  ** چون ز حد رفت و ملولی می‌فزود 
  • Yıllarca savaştı. Aralarındaki savaş bitmedi tükenmedi. Bu iş, haddi aşıp usanç verince de
  • آب دریا را حکم سازید حق  ** تا که ماند کی برد زین دو سبق 
  • Tanrı, denizi hakem yaptı; bakalım hangisi öndülü alacak dedi.
  • هم‌چنان تا دور و طور مصطفی  ** با ابوجهل آن سپهدار جفا  2165
  • Mustafa’nın devrine, onun zuhuruna kadar bu böyle gitti. O zuhur edince Ebucehil’le o cefa askerinin başbuğuyla savaştı.
  • هم نکر سازید از بهر ثمود  ** صیحه‌ای که جانشان را در ربود 
  • Tanrı, Semud kavmi için, bir haykırış hizmetkâr tuttu, onların canlarını alıverdi.
  • هم نکر سازید بهر قوم عاد  ** زود خیزی تیزرو یعنی که باد 
  • Âd kavmi için tez kalkan ve hızlı giden bir hizmetkârı tuttu, yeli kullandı.
  • هم نکر سازید بر قارون ز کین  ** در حلیمی این زمین پوشید کین 
  • Kaarun’un halini de bildi, onu defetmek için de yeryüzünü kullandı. Yer, halim olmakla beraber ona kinlendi, onu yuttu.
  • تا حلیمی زمین شد جمله قهر  ** برد قارون را و گنجش را به قعر 
  • Yerin halimliği âdeta kahroldu da Kaarun’u da dibine kadar sömürdü, hazinesini de.
  • لقمه‌ای را که ستون این تنست  ** دفع تیغ جوع نان چون جوشنست  2170
  • Bu bedenin direği lokmadır. Açlık kılıcına karşı ekmek, bir zırhtır.
  • چونک حق قهری نهد در نان تو  ** چون خناق آن نان بگیرد در گلو 
  • Öyle olduğu halde Tanrı, senin ekmeğine bir kahır mayası kodu mu o ekmek boğaz illeti gibi kursağında durur, boğazını sıkar, seni öldürür.
  • این لباسی که ز سرما شد مجیر  ** حق دهد او را مزاج زمهریر 
  • Seni soğuktan koruyan şu elbiseye Tanrı, zemheri mizacını verir.
  • تا شود بر تنت این جبه‌ی شگرف  ** سرد هم‌چون یخ گزنده هم‌چو برف 
  • Bu güzelim cüppe buz gibi soğuk olur, kar gibi ziyan verir.
  • تا گریزی از وشق هم از حریر  ** زو پناه آری به سوی زمهریر 
  • Kürkten de kaçarsın, ipekli elbisenden de. Ondan kaçar zemheriye sığınırsın.
  • تو دو قله نیستی یک قله‌ای  ** غافل از قصه‌ی عذاب ظله‌ای  2175
  • Sen iki dağ tepesi değilsin,bir dağ tepesisin, yalın kat bir adamsın sen. Zelle azabından gaafilsin.
  • امر حق آمد به شهرستان و ده  ** خانه و دیوار را سایه مده 
  • Şehire, köye Tanrı emri geldi: Eve, duvara, onlara gölge verme,
  • مانع باران مباش و آفتاب  ** تا بدان مرسل شدند امت شتاب 
  • Yağmura, güneşe mâni olma dendi. Bu suretle o ümmet peygamberlerinin yanına koştular.
  • که بمردیم اغلب ای مهتر امان  ** باقیش از دفتر تفسیر خوان 
  • Ey ulu kişi dediler, çoğumuz öldük. Artık arkasını tefsirden oku.
  • چون عصا را مار کرد آن چست‌دست  ** گر ترا عقلیست آن نکته بس است 
  • O eli sopalı er, sopayı yılan yaptı. Aklın varsa bu nükte sana yeter.
  • تو نظر داری ولیک امعانش نیست  ** چشمه‌ی افسرده است و کرده ایست  2180
  • Gözün var ama anlayışın yok. Âdeta donmuş bir kaynak, bir et parçası.
  • زین همی گوید نگارنده‌ی فکر  ** که بکن ای بنده امعان نظر 
  • Bunun içindir ki düşünceleri meydana getiren, bezeyen Tanrı, ey kul, anlayışlı bir surette bak demektedir.
  • آن نمی‌خواهد که آهن کوب سرد  ** لیک ای پولاد بر داود گرد 
  • Soğuk demiri döv demiyor, bunu istemiyor, fakat ey demir, hiç olmazsa Davut’un yanında dön dolaş!
  • تن بمردت سوی اسرافیل ران  ** دل فسردت رو به خورشید روان 
  • Bedenin ölmüş, İsrafil’in yanına koş. Gönlün donmuş, yürüyüp giden güneşe git.
  • در خیال از بس که گشتی مکتسی  ** نک بسوفسطایی بدظن رسی 
  • Hayallerden öyle libaslara büründün ki neredeyse kötü zanlı Sofestailere karışacaksın.
  • او خود از لب خرد معزول بود  ** شد ز حس محروم و معزول از وجود  2185
  • Sofestai’de zaten akıl yoktu. Bu yüzden duygudan da oldu, varlıktan da mahrum kaldı.
  • هین سخن‌خا نوبت لب‌خایی است  ** گر بگویی خلق را رسوایی است 
  • Kendine gel, şimdi söz çiğnemek devri. Söylersen halka rezil rüsva olursun.
  • چیست امعان چشمه را کردن روان  ** چون ز تن جان رست گویندش روان 
  • İm’an ne demektir? Kaynaktan su akıtmak. Bedenden can gitti mi o cana “giden revan” derler.
  • آن حکیمی را که جان از بند تن  ** باز رست و شد روان اندر چمن 
  • Canı beden bağından çözüp kurtararak çayırlığa, çimenliğe salıveren hakîm.
  • دو لقب را او برین هر دو نهاد  ** بهر فرق ای آفرین بر جانش باد 
  • Hayatla ruhu ayırt etmek için ona bu iki lâkabı taktı. Bunu fark edenin canına aferin!
  • در بیان آنک بر فرمان رود  ** گر گلی را خار خواهد آن شود  2190
  • Bu suretle de Tanrı fermanına uyan, dilerse gülü diken, dikeni gül yapan kişideki ruhu anlattı.
  • معجزه‌ی هود علیه‌ السلام در تخلص مومنان امت به وقت نزول باد 
  • Azap yeli estiği zaman Hûd Aleyhisselâm’ın inanmış Ümmetini kurtarması ve mucize göstermesi
  • مومنان از دست باد ضایره  ** جمله بنشستند اندر دایره 
  • İnananlar, o zararlı yelin elinden kaçmışlar, hepsi bir daire içine sığınmışlardı.
  • یاد طوفان بود و کشتی لطف هو  ** بس چنین کشتی و طوفان دارد او 
  • Yel, âdeta tûfandı, onun lütfu da gemi. Onun bu çeşit nice gemileri var, nice tûfanları.
  • پادشاهی را خدا کشتی کند  ** تا به حرص خویش بر صفها زند 
  • Tanrı, bir padişahı gemi yapar. Hırsı ile kendisini saflara vurur.
  • قصد شه آن نه که خلق آمن شوند  ** قصدش آنک ملک گردد پای‌بند 
  • Maksadı halkın emin olması değildir, ülke zapt etmektir.
  • آن خراسی می‌دود قصدش خلاص  ** تا بیابد او ز زخم آن دم مناص  2195
  • Değirmen beygiri koşar, döner durur. Maksadı da dayak yemeden kurtulmaktadır.
  • قصد او آن نه که آبی بر کشد  ** یاکه کنجد را بدان روغن کند 
  • Su çekmekten, yahut susamdan şırlagan yağı çıkarmaktan haberi bile yoktur.
  • گاو بشتابد ز بیم زخم سخت  ** نه برای بردن گردون و رخت 
  • Öküz, arabayı çekmek eşyayı götürmek için değil, dayak korkusundan yürür, yeler.