English    Türkçe    فارسی   

6
230-279

  • لا نفوذ الا بسلطان الهدی  ** من تجاویف السموات العلی  230
  • Yüce göklere çıkmak, ancak doğru yolu bulma kuvvetiyle olabilir.
  • لا هدی الا بسلطان یقی  ** من حراس الشهب روح المتقی 
  • İnsan, doğru yolu ancak Allah’dan çekinen kulun ruhunu, göklerden şeytanları kovan şahaplardan koruyan kuvvetle bulabilir.
  • هیچ کس را تا نگردد او فنا  ** نیست ره در بارگاه کبریا 
  • Yok olmadıkça hiç kimseye ululuk tapısına varmaya yol yoktur.
  • چیست معراج فلک این نیستی  ** عاشقان را مذهب و دین نیستی 
  • Göklere yücelme nedir? Şu yokluk. Âşıkların yolu da yokluktur, dini de.
  • پوستین و چارق آمد از نیاز  ** در طریق عشق محراب ایاز 
  • Aşk yolunda yalvarma bakımından pöstekiyle çarık, Eyaz’a mihrap olmuştur.
  • گرچه او خود شاه را محبوب بود  ** ظاهر و باطن لطیف و خوب بود  235
  • Gerçi onu padişah severdi.. İçi de güzeldi, dışı da.
  • گشته بی‌کبر و ریا و کینه‌ای  ** حسن سلطان را رخش آیینه‌ای 
  • Fakat kendisi de kibirsiz riyasız, kinsiz bir hale gelmişti. Yüzü, padişahın güzelliğine bir anda kesilmişti.
  • چونک از هستی خود او دور شد  ** منتهای کار او محمود بد 
  • Varlığından uzaklaştığı için işinin sonu da Mahmut oldu.
  • زان قوی‌تر بود تمکین ایاز  ** که ز خوف کبر کردی احتراز 
  • Eyaz, kibir korkusundan çekinirdi de onun için temkini, pek kuvvetli bir hale gelmişti.
  • او مهذب گشته بود و آمده  ** کبر را و نفس را گردن زده 
  • O tertemiz bir hale gelmişti. Kibrin, nefsin boynunu vurmuştu.
  • یا پی تعلیم می‌کرد آن حیل  ** یا برای حکمتی دور از وجل  240
  • Ya o düzenleri halka bir şey öğretmek için yapıyor, yahut korkudan uzak bir hikmet yüzünden böyle bir harekette bulunuyordu.
  • یا که دید چارقش زان شد پسند  ** کز نسیم نیستی هستیست بند 
  • Yahut varlık, yokluk rüzgârları ile esip gelen bir bağ olduğundan her gün çarığını görmeyi istiyor,
  • تا گشاید دخمه کان بر نیستیست  ** تا بیاید آن نسیم عیش و زیست 
  • Bu suretle de yokluk definesinin üstüne kurulan yapının kapısını açmak, o zevk yaşayışının yelini bulmak diliyordu.
  • ملک و مال و اطلس این مرحله  ** هست بر جان سبک‌رو سلسله 
  • Bu kaynağın malı, mülkü, atlası, çabuk yürüyüp giden cana bir zincirdir.
  • سلسله‌ی زرین بدید و غره گشت  ** ماند در سوراخ چاهی جان ز دشت 
  • Buna kapılan, şu altın zinciri gördü de kapıldı, ruhu bir delik içinde kaldı, ovalara çıkamadı.
  • صورتش جنت به معنی دوزخی  ** افعیی پر زهر و نقشش گل رخی  245
  • Görünüşü cennet ama hakikatte bir cehennem. Üstü güllü nakışlarla bezenmiş bir zehirli yılan.
  • گرچه مؤمن را سقر ندهد ضرر  ** لیک هم بهتر بود زانجا گذر 
  • İnanan kişiye cehennem zarar vermez ama oradan geçmemek daha iyidir ya.
  • گرچه دوزخ دور دارد زو نکال  ** لیک جنت به ورا فی کل حال 
  • Cehennem ona bir zeval vermez. Vermez ama herhalde cennet, onun için daha hoştur ya.
  • الحذر ای ناقصان زین گلرخی  ** که بگاه صحبت آمد دوزخی 
  • Ey noksan kişiler, şu gül yüzlülerden sakının. Onlarla konuşmaya kalktınız, düşüp kalkmaya başladınız mı anlarsınız ki onlar cehennemdir.
  • حکایت غلام هندو کی به خداوندزاده‌ی خود پنهان هوای آورده بود چون دختر را با مهتر زاده‌ای عقد کردند غلام خبر یافت رنجور شد و می‌گداخت و هیچ طبیب علت او را در نمی‌یافت و او را زهره‌ی گفتن نه 
  • Bir Hintli köle, efendisinin kızına gizlice âşık olmuştu . Kızı, bir ulu adamın oğluna verdiler. Köle haber alınca hastalandı, yanıp yakılmaya başladı.Ne doktor,derdini anlıyordu,ne de onda söylemeye kudret vardı.
  • خواجه‌ای را بود هندو بنده‌ای  ** پروریده کرده او را زنده‌ای 
  • Zengin bir adamın Hintli bir kölesi vardı. Onu beslemiş, büyütmüş, Âdeta ölüyken diriltmişti.
  • علم و آدابش تمام آموخته  ** در دلش شمع هنر افروخته  250
  • Bilgi ve edep belletmiş, gönlünde hüner ışığını yakmıştı.
  • پروریدش از طفولیت به ناز  ** در کنار لطف آن اکرام‌ساز 
  • Çocukluğundan beri nazla yetiştirilmiş, o iyilikçi adam, onu lütuf kucağında büyütmüştü.
  • بود هم این خواجه را خوش دختری  ** سیم‌اندامی گشی خوش‌گوهری 
  • Bu zengin adamında güzel, gümüş bedenli, yaradılışı ahlâkı hoş bir kızı vardı.
  • چون مراهق گشت دختر طالبان  ** بذل می‌کردند کابین گران 
  • Kız, evlenme çağına girince kızı isteyenler, ona ağır nikâh parası vermeye başladılar.
  • می‌رسیدش از سوی هر مهتری  ** بهر دختر دم به دم خوزه‌گری 
  • Her ulu adamdan kız istemeye bir görücü geliyordu.
  • گفت خواجه مال را نبود ثبات  ** روز آید شب رود اندر جهات  255
  • Adam, malın sebatı yoktur, gece gelir, gündüz dağılıverir.
  • حسن صورت هم ندارد اعتبار  ** که شود رخ زرد از یک زخم خار 
  • Güzelliğin de değeri yoktur. Bir diken yarası ile renk solup sararıverir.
  • سهل باشد نیز مهترزادگی  ** که بود غره به مال و بارگی 
  • Büyük bir adamın oğlu olmak da bir şey değil. Bu çeşit gençler mala mülke gururlanır.
  • ای بسا مهتربچه کز شور و شر  ** شد ز فعل زشت خود ننگ پدر 
  • Nice büyük adamların oğulları vardır ki kötülükte bulunur, yaptığı kötü iş yüzünden babasına bir âr olur.
  • پر هنر را نیز اگر باشد نفیس  ** کم پرست و عبرتی گیر از بلیس 
  • Hünerli, bilgili kişi iyidir ama İblisten ibret al, ona da az tap.
  • علم بودش چون نبودش عشق دین  ** او ندید از آدم الا نقش طین  260
  • Onun da bilgisi vardı ama din aşkı yoktu, bu yüzden Âdem’in yalnız topraktan yaratılan suretini gördü.
  • گرچه دانی دقت علم ای امین  ** زانت نگشاید دو دیده‌ی غیب‌بین 
  • Ey emin kişi, bilgide ne kadar ileri gidersen git onunla gaybı gören gözün açılmaz ki!
  • او نبیند غیر دستاری و ریش  ** از معرف پرسد از بیش و کمیش 
  • Can gözü açık olmayan, sakaldan, sarıktan başka bir şey görmez, adamın ileri, yahut geri oluşunu, onu tarif edenden sorup öğrenir.
  • عارفا تو از معرف فارغی  ** خود همی‌بینی که نور بازغی 
  • Ey ârif, sen, birsini anlamak için onu bilen, söyleyip tarif eden kişiye müracaat etmezsin. Çünkü sen, doğmuş, parıl, parıl parlamakta olan bir nursun.
  • کار تقوی دارد و دین و صلاح  ** که ازو باشد بدو عالم فلاح 
  • Senin takvan, dinin var, iyi işler işlersin, öyle ki âlem onlarla düzelir, kurtuluşa erer.
  • کرد یک داماد صالح اختیار  ** که بد او فخر همه خیل و تبار  265
  • Kendisine öyle temiz ve iyi bir damat seçti ki bütün halkın övündüğü kişiydi o.
  • پس زنان گفتند او را مال نیست  ** مهتری و حسن و استقلال نیست 
  • Kadınlar onun malı yok, mülkü yok, ululuğu yok, güzel değil, başına buyruk değil dediler.
  • گفت آنها تابع زهدند و دین  ** بی‌زر او گنجیست بر روی زمین 
  • Adam dedi ki: Onlar dine, zâhitliğe uymuş adamlar. O da yeryüzünde altını olmayan bir define.
  • چون به جد تزویج دختر گشت فاش  ** دست پیمان و نشانی و قماش 
  • Hâsılı armağanlar sunuldu, nişan yapıldı, kumaşlar gönderildi, kızın verileceği ortalığa yayıldı.
  • پس غلام خرد که اندر خانه بود  ** گشت بیمار و ضعیف و زار زود 
  • Evde küçük bir köle vardı. Bu sıralarda hastalandı, yanıp yakılmaya, eriyip solmaya başladı.
  • هم‌چو بیمار دقی او می‌گداخت  ** علت او را طبیبی کم شناخت  270
  • Hummaya tutulmuş bir hasta gibi eriyordu. Hekim, hastalığını anlayamadı.
  • عقل می‌گفتی که رنجش از دلست  ** داروی تن در غم دل باطلست 
  • Akıl diyordu ki: Onun illeti, gönül illeti. Beden ilâcı gönlüne tesir etmez ki.
  • آن غلامک دم نزد از حال خویش  ** کز چه می‌آید برو در سینه نیش 
  • Bu sevda yüzünden köleciğin gönlü yaralıydı ama derdini kimseciklere söyleyemiyordu.
  • گفت خاتون را شبی شوهر که تو  ** باز پرسش در خلا از حال او 
  • Bir gece zengin adam karısına dedi ki: Kimseye duyurmadan, gizlice onun halini sor soruştur bakalım.
  • تو به جای مادری او را بود  ** که غم خود پیش تو پیدا کند 
  • Sen onun anası sayılırsın. Derdini sana açar elbette.
  • چونک خاتون در گوش این کلام  ** روز دیگر رفت نزدیک غلام  275
  • Kadın, bu sözü kulağına koyunca ertesi gün kölenin yanına gitti.
  • پس سرش را شانه می‌کرد آن ستی  ** با دو صد مهر و دلال و آشتی 
  • Yüzlerce nazla, muhabbetle başını karıştırmaya, saçlarını taramaya başladı.
  • آنچنان که مادران مهربان  ** نرم کردش تا در آمد در بیان 
  • Şefkatli analar gibi onu yumuşattı, nihayet söyletmeye muvaffak oldu.
  • که مرا اومید از تو این نبود  ** که دهی دختر به بیگانه‌ی عنود 
  • Köle dedi ki: Senden bunu mu umardım ben? Kızını inatçı bir yabancıya veresin.
  • خواجه‌زاده‌ی ما و ما خسته‌جگر  ** حیف نبود که رود جای دگر 
  • Bizim efendimizin kızı olsun, biz de ona âşık olalım da o başkasına varsın? Yazık değil mi?