English    Türkçe    فارسی   

3
146-170

  • آن یکی همره نخورد و پند داد ** که حدیث آن فقیرش بود یاد
  • Yoldaşlarından biri, onlara öğüt verdi, o adamın öğüdü hatırındaydı.
  • از کبابش مانع آمد آن سخن ** بخت نو بخشد ترا عقل کهن
  • Bu söz, adamın o fili kebap edip yemesine mâni oldu. Eski ve tecrübe görmüş akıl, sana yeni bir baht bağışlar.
  • پس بیفتادند و خفتند آن همه ** وان گرسنه چون شبان اندر رمه
  • Onlar fil yavrusunu yiyip yattılar, uyudular. O aç adamsa sürüyü bekleyen çoban gibi uyanıktı.
  • دید پیلی سهمناکی می‌رسید ** اولا آمد سوی حارس دوید
  • Birdenbire baktı ki kızgın bir fil çıkageldi. Önce o gözetleyene gelip çattı.
  • بوی می‌کرد آن دهانش را سه بار ** هیچ بویی زو نیامد ناگوار 150
  • Ağzını üç kere kokladı. Fakat ondan hiçbir kötü koku gelmedi.
  • چند باری گرد او گشت و برفت ** مر ورا نازرد آن شه‌پیل زفت
  • Birkaç kere etrafın da dönüp dolaşarak gitti. O iri fil, adama hiç dokunmadı.
  • مر لب هر خفته‌ای را بوی کرد ** بوی می‌آمد ورا زان خفته مرد
  • Uyuyanların hepsinin ağızlarını kokladı, hepsinden de koku aldı.
  • از کباب پیل‌زاده خورده بود ** بر درانید و بکشتش پیل زود
  • Yavrusunu kebap edip yiyenleri hemencecik paraladı öldürdü.
  • در زمان او یک بیک را زان گروه ** می‌درانید و نبودش زان شکوه
  • O anda hepsini de birer, birer paralıyor, onlardan hiç de ürkmüyordu.
  • بر هوا انداخت هر یک را گزاف ** تا همی‌زد بر زمین می‌شد شکاف 155
  • Onların her birini havaya kaldırıp yere vurarak parçalamaktaydı.
  • ای خورنده‌ی خون خلق از راه برد ** تا نه آرد خون ایشانت نبرد
  • Ey halkın kanını emen, bu işten uzaklaş, halkın kanı seni savaşa düşürmesin.
  • مال ایشان خون ایشان دان یقین ** زانک مال از زور آید در یمین
  • Bil ki halkın malı kanı demektir. Çünkü mal güçle, kuvvetle çalışmayla ele geçer.
  • مادر آن پیل‌بچگان کین کشد ** پیل بچه‌خواره را کیفر کشد
  • O fil yavrularının anaları kan güder, fil yavrusu yiyenden öç alır, öldürür.
  • پیل‌بچه می‌خوری ای پاره‌خوار ** هم بر آرد خصم پیل از تو دمار
  • Ey rüşvet alan, sen fil yavrusu yemektesin. Sana düşman olan fil, kökünü kazır, seni mahveder.
  • بوی رسوا کرد مکر اندیش را ** پیل داند بوی طفل خویش را 160
  • Hilelere sapanı koku, rüsvay etti. Fil yavrusunun kokusunu bilir.
  • آنک یابد بوی حق را از یمن ** چون نیابد بوی باطل را ز من
  • Hak kokusunu Yemen’den duyan bendeki bâtıl kokuyu nasıl olurda duymaz?
  • مصطفی چون برد بوی از راه دور ** چون نیابد از دهان ما بخور
  • Mustafa, ta uzak yoldan koku alır da ağzımızda ki güzel kokuyu nasıl almaz?
  • هم بیابد لیک پوشاند ز ما ** بوی نیک و بد بر آید بر سما
  • Duyar, duyar ama yüzümüze vurmaz, örter. İyi koku da göklere çıkar, kötü koku da.
  • تو همی‌خسپی و بوی آن حرام ** می‌زند بر آسمان سبزفام
  • Sen uyuyup durursun, o haram koku ise şu yeşil gökyüzüne urup durur.
  • همره انفاس زشتت می‌شود ** تا به بوگیران گردون می‌رود 165
  • Seni çirkin nefeslerine yoldaş olup felekte kokuları alanlara kadar gider.
  • بوی کبر و بوی حرص و بوی آز ** در سخن گفتن بیاید چون پیاز
  • Kibir, hırs, şehvet kokusu, söz söylerken soğan gibi kokar.
  • گر خوری سوگند من کی خورده‌ام ** از پیاز و سیر تقوی کرده‌ام
  • Yemin eder de “Ben onları ne zaman yedim? Soğandan da çekinmekteyim, sarımsaktan da” dersen
  • آن دم سوگند غمازی کند ** بر دماغ همنشینان بر زند
  • O yalan yemini ederken nefesin, kovuculuk eder. Kokusu seninle beraber oturanların dimağına vurur.
  • پس دعاها رد شود از بوی آن ** آن دل کژ می‌نماید در زبان
  • O koku yüzünden dualar reddedilir. O kötü kalp, sözle kendisini gösterir.
  • اخسا آید جواب آن دعا ** چوب رد باشد جزای هر دغا 170
  • O duaya “Sesinizi kesin” cevabı gelir. Her azgının cezası onu kovan sopadır.