English    Türkçe    فارسی   

2
2439-2488

  • خونبهای من جمال ذو الجلال ** خونبهای خود خورم کسب حلال‏
  • Benim kanımın diyeti ululuk sahibi Tanrı’nın cemalidir. Ben kendi kan diyetimi yemekteyim, bu bana helâl bir kazançtır.
  • این خریداران مفلس را بهل ** چه خریداری کند یک مشت گل‏ 2440
  • Bu müflis alıcıları bırak. Bir avuç toprak, ne satın alabilir ki?
  • گل مخور گل را مخر گل را مجو ** ز انکه گل خوار است دایم زرد رو
  • Toprak yeme, toprak alma, toprağı arama. Çünkü toprak yiyenin yüzü daima sapsarıdır.
  • دل بخور تا دایما باشی جوان ** از تجلی چهره‏ات چون ارغوان‏
  • Gönül ye de daima genç kal. Benzin, tecelliden erguvana dönsün!”
  • یا رب این بخشش نه حد کار ماست ** لطف تو لطف خفی را خود سزاست‏
  • Yarabbi, bu ihsan bizim işimiz değil. Senin lûtfun, gizli lûtfe yol göstericidir.
  • دست گیر از دست ما ما را بخر ** پرده را بردار و پرده‏ی ما مدر
  • Ey düşkünlerin ellerini tutan, elimizi tut. Bizi al, perdeyi kaldır, perdemizi yırtma.
  • باز خر ما را از این نفس پلید ** کاردش تا استخوان ما رسید 2445
  • Bizi bu murdar nefisten kurtar. Çünkü bıçağı kemiğimize kadar dayandı.
  • از چو ما بی‏چارگان این بند سخت ** کی گشاید ای شه بی‏تاج و تخت‏
  • Ey tacı, tahtı olmayan padişah, bizim gibi biçarelerden bu kuvvetli bağı kim çözebilir?
  • این چنین قفل گران را ای ودود ** کی تواند جز که فضل تو گشود
  • Ey muhabbet ihsan eden muhabbetli Tanrı, böyle sağlam bir kilidi, senin fazlından başka kim açabilir?
  • ما ز خود سوی که گردانیم سر ** چون تویی از ما به ما نزدیکتر
  • Biz kendimizden vazgeçer, yüzümüzü sana tutarız. Çünkü sen, bize bizden yakınsın.
  • این دعا هم بخشش و تعلیم تست ** گر نه در گلخن گلستان از چه رست‏
  • Bu dua da senin öğretmenledir, senin ihsanındandır. Yoksa külhanda nasıl olur da gül bahçesi yetişir?
  • در میان خون و روده فهم و عقل ** جز ز اکرام تو نتوان کرد نقل‏ 2450
  • Kan ve bağırsak arasında kalmış olan anlayış ve akıl senin ikramından başka bir şey nakletmez ki,
  • از دو پاره‏ی پیه این نور روان ** موج نورش می‏زند بر آسمان‏
  • İki parça yağdan çıkan bu ruhani nurun nurani dalgası göklere vurmakta.
  • گوشت پاره که زبان آمد از او ** می‏رود سیلاب حکمت همچو جو
  • Bu dil denen et parçasından hikmet nehri ırmak gibi akmakta.
  • سوی سوراخی که نامش گوشهاست ** تا بباغ جان که میوه‏اش هوشهاست‏
  • Kulak denen deliklerden akıp, meyvesi akıl ve anlayış olan can bağına kadar gitmekte.
  • شاه راه باغ جانها شرع اوست ** باغ و بستانهای عالم فرع اوست‏
  • Canlar bağının ana yolu da o anlayışın yolu. Âlemin bağları, bostanları onun fer’inden ibaret.
  • اصل و سرچشمه‏ی خوشی آن است آن ** زود تجری تحتها الأنهار خوان‏ 2455
  • Bu hoşlukların aslı ve kaynağı o. Haydi, hemen “ O, bahçelerin inişlerinde nehirler akar” ayetini oku artık.”
  • تتمه‏ی نصیحت رسول صلی الله علیه و آله بیمار را
  • Peygamber Sallâllahu Aleyhi Ve Sellem’in hastaya nasihat etmesi hikâyesinin sonu
  • گفت پیغمبر مر آن بیمار را ** چون عیادت کرد یار زار را
  • Peygamber, o hastayı dolaştı, o ağlayıp inleyen zavallının halini hatırını sordu. Sonra dedi ki:
  • که مگر نوعی دعایی کرده‏ای ** از جهالت زهربایی خورده‏ای‏
  • “Acaba sen bir çeşit dua mı ettin, bilmeyerek bir zehirli aş mı yedin?
  • یاد آور چه دعا می‏گفته‏ای ** چون ز مکر نفس می‏آشفته‏ای‏
  • Hele bir hatırla bakayım, nefsin, hilesinden coşunca ne çeşit duada bulundun?”
  • گفت یادم نیست الا همتی ** دار با من یادم آید ساعتی‏
  • Hasta “ Hiç hatırıma gelmiyor. Himmet et de hatırlayayım” dedi.
  • از حضور نور بخش مصطفا ** پیش خاطر آمد او را آن دعا 2460
  • Mustafa’nın nur bağışlayan huzuru hürmetine duayı hatırladı.
  • همت پیغمبر روشن‏کده ** پیش خاطر آمدش آن گم شده‏
  • Her yanı aydınlatan Peygamber’in himmeti, ona hatırlayamadığını hatırlattı.
  • تافت ز آن روزن که از دل تا دل است ** روشنی که فرق حق و باطل است‏
  • Hakla bâtıl arasını ayırt eden aydınlık, gönülden gönle açılmış olan pencereden parladı.
  • گفت اینک یادم آمد ای رسول ** آن دعا که گفته‏ام من بو الفضول‏
  • Dedi ki: “Ya Resulallah, bir hezeyandır ettim, şimdicek duamı hatırladım.
  • چون گرفتار گنه می‏آمدم ** غرقه دست اندر حشایش می‏زدم‏
  • Daima günaha giriftar olup duruyordum. Denize düşenin yılana sarılması gibi önüme ne gelirse sarılıyordum.
  • از تو تهدید و وعیدی می‏رسید ** مجرمان را از عذاب بس شدید 2465
  • Sen, suçluları çok şiddetli azaplarla tehdit etmiştin.
  • مضطرب می‏گشتم و چاره نبود ** بند محکم بود و قفل ناگشود
  • Istıraba düştüm, çarem kalmadı. Bağ pek sıkı, kilit kapalıydı.
  • نی مقام صبر و نه راه گریز ** نی امید توبه نه جای ستیز
  • Ne sabredebiliyordum. Ne kaçacak, kurtulacak yer vardı. Ne tövbe etmeye bir ümidim kalmıştı, ne dayanmama imkân.
  • من چو هاروت و چو ماروت از حزن ** آه می‏کردم که ای خلاق من‏
  • Elemden Harut’la Marut gibi ah ederek dedim ki: Ey yaratan Tanrı’m.
  • از خطر هاروت و ماروت آشکار ** چاه بابل را بکردند اختیار
  • Harut’la Marut tehlikeden kurtulmak için Bâbil Kuyusunu dilediler.
  • تا عذاب آخرت اینجا کشند ** گربزند و عاقل و ساحروش‏اند 2470
  • Gürbüz, akıllı, hatta sihirbaza benzer, her şeye muktedir oldukları halde onlar bile ahret azabını o kuyuda çekmek istediler.
  • نیک کردند و بجای خویش بود ** سهلتر باشد ز آتش رنج دود
  • İyi de ettiler, tam yerinde bir işti. Dumandan çekilen zahmet ateşe nispetle elbette kolaydır, ehemmiyetsizdir.
  • حد ندارد وصف رنج آن جهان ** سهل باشد رنج دنیا پیش آن‏
  • Ahiret azabını tavsife imkân yoktur. Onun yanın da dünya azabının ehemmiyeti olamaz.
  • ای خنک آن کاو جهادی می‏کند ** بر بدن زجری و دادی می‏کند
  • Ne mutlu o kişiye ki savaşır, çabalar, bedenine azap eder.
  • تا ز رنج آن جهانی وارهد ** بر خود این رنج عبادت می‏نهد
  • O cihanın azabından kurtulsun diye bu azap çekme ibadetine katlanır.
  • من همی‏گفتم که یا رب آن عذاب ** هم در این عالم بران بر من شتاب‏ 2475
  • Ben de, Yarabbi, bana o azabı hemencecik burada çektir de,
  • تا در آن عالم فراغت باشدم ** در چنین درخواست حلقه می‏زدم‏
  • O âlemde rahat edeyim diye dua edip durmaktaydım. İstek kapısının halkasını bu suretle çalışıyordum.
  • این چنین رنجوریی پیدام شد ** جان من از رنج بی‏آرام شد
  • Derken bu hastalığa tutuldum. Canım zahmetten âramsız bir hale düştü.
  • مانده‏ام از ذکر و از اوراد خود ** بی‏خبر گشتم ز خویش و نیک و بد
  • Zikrinden, evradımdan kaldım. Kendimden de haberim yoktu, iyiden, kötüden de.
  • گر نمی‏دیدم کنون من روی تو ** ای خجسته وی مبارک بوی تو
  • Yüzünü görmeseydim; ey kutlu, ey kokusu güzel ve mübarek Peygamber;
  • می‏شدم از دست من یک بارگی ** کردیم شاهانه این غم خوارگی‏ 2480
  • Hayat kaydından tamamıyla sıyrılacaktım. Bana padişaha lütfedip derttaş oldun da bu gamdan kurtardın”
  • گفت هی‏هی این دعا دیگر مکن ** بر مکن تو خویش را از بیخ و بن‏
  • Peygamber, “Ne yaptın? Sakın bir daha bu duada bulunma. Kendi kökünü kendin kazıp sökme.
  • تو چه طاقت داری ای مور نژند ** که نهد بر تو چنان کوه بلند
  • Ey zayıf karınca, senin ne takatin var ki böyle bir yüce dağı yüklenmeye kalkışıyorsun!” dedi.
  • گفت توبه کردم ای سلطان که من ** از سر جلدی نه لافم هیچ فن‏
  • Adam dedi ki: “Sultanım, tövbe ettim. Bir daha böyle bir cürette bulunmam, böyle bir lâf etmem.”
  • این جهان تیه است و تو موسی و ما ** از گنه در تیه مانده مبتلا
  • Bu cihan bir çöldür, sen Musa’sın. Biz de günahımız yüzünden çölde iptilâlara uğramış kişileriz.
  • سالها ره می‏رویم و در اخیر ** همچنان در منزل اول اسیر 2485
  • Yıllarcadır yol görüyoruz, fakat sonunda yine ilk konakta esiriz.
  • گر دل موسی ز ما راضی بدی ** تیه را راه و کران پیدا شدی‏
  • Musa’nın gönlü bizden razı olsaydı, bu çöle bir yol, bir uç bulunurdu.
  • ور به کل بیزار بودی او ز ما ** کی رسیدی خوانمان هیچ از سما
  • Fakat bizden tamamıyla usanmış olsaydı hiç yemeğimiz gökten gelir miydi?
  • کی ز سنگی چشمه‏ها جوشان شدی ** در بیابان‏مان امان جان شدی‏
  • Bir taş parçasından kaynaklar coşar mıydı, çölde canımızı kurtarabilir miydik?