English    Türkçe    فارسی   

4
876-900

  • Her sanatın aleti de böyle cansızdır ama canlı olan sanatkârın munisidir.
  • هم‌چنین هر آلت پیشه‌وری ** هست بی‌جان مونس جانوری
  • Anlayış gözünde nem olmasaydı bu sebebi daha açık anlatırdım!
  • این سبب را من معین گفتمی ** گر نبودی چشم فهمت را نمی
  • Taht haddinden fazla büyüktü; nakledilmesine imkân yoktu.
  • از بزرگی تخت کز حد می‌فزود ** نقل کردن تخت را امکان نبود
  • Pek ince sanatlıydı... Beden gibi eczası, tamamı ile birbirine bitişmişti... Ayrılıp götürülmesi de mümkün değildi, kırılabilirdi.
  • خرده کاری بود و تفریقش خطر ** هم‌چو اوصال بدن با همدگر
  • Süleyman dedi ki: Sonunda tahttan da, taçtan da soğuyacak ya! 880
  • پس سلیمان گفت گر چه فی‌الاخیر ** سرد خواهد شد برو تاج و سریر
  • Can, birlik âlemine ulaşır, o âlemden baş gösterirse birliğin nuruna karşı bedenin nuru kalmaz artık.
  • چون ز وحدت جان برون آرد سری ** جسم را با فر او نبود فری
  • İnci, denizin dibinden çıktı mı denizdeki köpüklerle çer çöpü hor hakir görürsün!
  • چون برآید گوهر از قعر بحار ** بنگری اندر کف و خاشاک خوار
  • Nurlar saçan güneş doğdu, baş gösterdi mi artık akrebin kuyruğunda kim yurt tutmak ister?
  • سر بر آرد آفتاب با شرر ** دم عقرب را کی سازد مستقر
  • Fakat bütün bunlarla beraber yine de onun tahtını getirtmek lâzım.
  • لیک خود با این همه بر نقد حال ** جست باید تخت او را انتقال
  • Getirtmeli de buluştuğu vakit üzülmesin... Çocukça dileği yerine gelmiş olsun. 885
  • تا نگردد خسته هنگام لقا ** کودکانه حاجتش گردد روا
  • O taht bizce adi bir şey ama onca pek aziz... Ne yapalım, hurilerin sofrasında birde şeytan bulunsun!
  • هست بر ما سهل و او را بس عزیز ** تا بود بر خوان حوران دیو نیز
  • Hem o nazlı tahtı, sonradan Eyaz’a hırkasıyla çarığı nasıl ibret olduysa ona da ibret olur!
  • عبرت جانش شود آن تخت ناز ** هم‌چو دلق و چارقی پیش ایاز
  • Bu tahta bakar da neye tutulduğunu, nereden nereye geldiğini, ne haldeyken ne hale büründüğünü bilir, anlar!
  • تا بداند در چه بود آن مبتلا ** از کجاها در رسید او تا کجا
  • Allah da toprağı, meniyi ve et parçasını daima bizim gözümüz önünde tutmuyor mu?
  • خاک را و نطفه را و مضغه را ** پیش چشم ما همی‌دارد خدا
  • A kötü niyetli bak... Seni ne halden ne hale getirdim? Şimdi onlardan nefret ediyorsun değil mi? 890
  • کز کجا آوردمت ای بدنیت ** که از آن آید همی خفریقیت
  • Sen o devirlerde o toprağa, meniye, et parçasına âşıktın... O zamanlar bu kerem ve ihsanı inkâr ediyordun!
  • تو بر آن عاشق بدی در دور آن ** منکر این فضل بودی آن زمان
  • Önce toprak halindeyken ( ben nereden akıl ve ruh sahibi olacağım diye) inkârda bulunuyordun ya... bu kerem ve ihsan, o inkârını gidermek içindir.
  • این کرم چون دفع آن انکار تست ** که میان خاک می‌کردی نخست
  • Canlanman, evvelki inkârına karşı reddedilmez bir delildir... Şu hastalığın dermandan da beter oldu ya!
  • حجت انکار شد انشار تو ** از دوا بدتر شد این بیمار تو
  • Toprağın bu işi yapmasına imkân mı var... Meni, düşmanlıkta bulunur, inkâra düşer mi hiç?
  • خاک را تصویر این کار از کجا ** نطفه را خصمی و انکار از کجا
  • O zamanlar gönülsüz ve ruhsuzdun... Bu yüzden düşünceyi de inkâr ediyordun, inkârı da! 895
  • چون در آن دم بی‌دل و بی‌سر بدی ** فکرت و انکار را منکر بدی
  • Cemadken insan olacağını inkâr ederdin, şimdi de haşr olmayı inkâr etmede ayak diredin!
  • از جمادی چونک انکارت برست ** هم ازین انکار حشرت شد درست
  • Sen şuna benzersin: Adam gelir, kapıyı döver de ev sahibi, içerden “Ev sahibi evde yok diye bağırır.
  • پس مثال تو چو آن حلقه‌زنیست ** کز درونش خواجه گوید خواجه نیست
  • Kapıyı döven bu “Ev sahibi evde yok” sözünden anlar ve ev sahibi içerdedir... Halkadan elini çekmez!
  • حلقه‌زن زین نیست دریابد که هست ** پس ز حلقه بر ندارد هیچ دست
  • Senin inkârın da Allah’ın cemad âleminden yüzlerce haşirde bulunduğunu, yüzlerce can yarattığını gösterir, belli eder!
  • پس هم انکارت مبین می‌کند ** کز جماد او حشر صد فن می‌کند
  • Su ve toprağın “Hel etâ”dan inkâr doğurmasına dek, (insanın aslî maddesi bile yokken nihayet sudan, topraktan meni haline gelip duygu ve görgü sahibi olmasına kadar) nice sıfatlar düzüldü, koşuldu! 900
  • چند صنعت رفت ای انکار تا ** آب و گل انکار زاد از هل اتی