English    Türkçe    فارسی   

6
4394-4418

  • Koyun, otlakta otlamakla oyalanır ama çoban, koyunun halini bilir.
  • میش مشغولست در مرعای خویش  ** لیک چوپان واقفست از حال میش 
  • "Hepiniz çobansınız ve size tâbi olanlardan mesulsünüz" diyen, sürünün halini bilir. Ot mu otluyor, yoksa bir savaşa mı düştü? Bundan haberdardır. 4395
  • کلکم راع بداند از رمه  ** کی علف‌خوارست و کی در ملحمه 
  • Görünüşte sürüden uzaktadır ama tef gibi düğünün içindedir.
  • گرچه در صورت از آن صف دور بود  ** لیک چون دف در میان سور بود 
  • Onların yanışından, alevinden haberdardır. Yalnız öylece durması lâzımdır da onun için aldırmaz gibi görünür.
  • واقف از سوز و لهیب آن وفود  ** مصلحت آن بد که خشک آورده بود 
  • O yüce padişah da onların içindeydi âdeta. Fakat mahsustan kendisini bilmiyor göstermekteydi.
  • در میان جانشان بود آن سمی  ** لک قاصد کرده خود را اعجمی 
  • Tencerenin sonu, ateşin görünüşüne bağlıdır. Fakat ateşin mânası, hakikati, tesiri, tencerenin canındadır.
  • صورت آتش بود پایان دیگ  ** معنی آتش بود در جان دیگ 
  • Sureti dışardadır, mânası içerde. Candan sevilen sevgilinin hakikati, kan gibi damarların içindedir. 4400
  • صورتش بیرون و معنیش اندرون  ** معنی معشوق جان در رگ چو خون 
  • Şehzade, padişahın huzurunda diz çöktü. On tane muarrif, onun halini anlatmaya koyuldu.
  • شاه‌زاده پیش شه زانو زده  ** ده معرف شارح حالش شده 
  • Padişah, önceden onu, geçirdiği ahvali tamamiyle biliyordu ama muarrif de kendisine verilen vazifeyi yapmaktaydı.
  • گرچه شه عارف بد از کل پیش پیش  ** لیک می‌کردی معرف کار خویش 
  • Ey temiz adam, gönlündeki bir zerre irfan nuru, yüzlerce muarriften iyidir.
  • در درون یک ذره نور عارفی  ** به بود از صد معرف ای صفی 
  • Kulağını muarrife vermek, perde ardında olmaya, vehme, zanna düşmeye delildir.
  • گوش را رهن معرف داشتن  ** آیت محجوبیست و حزر و ظن 
  • Kim can gözüyle görürse gözü, her şeyi apaçık görür. 4405
  • آنک او را چشم دل شد دیدبان  ** دید خواهد چشم او عین العیان 
  • Canı, halkın tevatürüyle kanaat etmez, inancı, gönül gözünden meydana gelir.
  • با تواتر نیست قانع جان او  ** بل ز چشم دل رسد ایقان او 
  • Hâsılı muarrif, o seçilmiş padişahın huzurunda onun ahvalini anlatmak için ağzını açtı.
  • پس معرف پیش شاه منتجب  ** در بیان حال او بگشود لب 
  • Dedi ki: Padişahım, bu, senin ihsanına avlanmış; dışarıya atılmaya lâyık değil. Padişahlıkta bulun.
  • گفت شاها صید احسان توست  ** پادشاهی کن که بی بیرون شوست 
  • Elini, bu devletin terkisine atmış. Onun sarhoş başını elinle okşa.
  • دست در فتراک این دولت زدست  ** بر سر سرمست او بر مال دست 
  • Padişah dedi ki: 8u delikanlı, ne mevki isterse, hangi ülkeyi dilerse vereceğim. 4410
  • گفت شه هر منصبی و ملکتی  ** که التماسش هست یابد این فتی 
  • Terkettiği malın, mülkün yirmi katını, fazlasıyla ona bağışlayacağım.
  • بیست چندان ملک کو شد زان بری  ** بخشمش اینجا و ما خود بر سری 
  • Muarrif dedi ki: Senin padişahlığın, onun gönlüne aşk tohumunu ekeli senin sevginden başka bir havaya kapılmasına imkân mı var?
  • گفت تا شاهیت در وی عشق کاشت  ** جز هوای تو هوایی کی گذاشت 
  • Senin kulluğun, onu öyle bir hale getirmiştir ki padişahlık bile artık gönlüne soğuk gelmede.
  • بندگی تش چنان درخورد شد  ** که شهی اندر دل او سرد شد 
  • Padişahlığı da oynamış, yutulmuştur, şehzadeliği de. Senin ardına düşmüş, bir garip olmuştur.
  • شاهی و شه‌زادگی در باختست  ** از پی تو در غریبی ساختست 
  • O, âdeta bir sofidir, vecde gelmiş, hırkasını atmıştır. Artık bir daha hırkasını alır mı hiç? 4415
  • صوفیست انداخت خرقه وجد در  ** کی رود او بر سر خرقه دگر 
  • Verdiği hırkayı almak, pişman olmak, ben aldanmışım;
  • میل سوی خرقه‌ی داده و ندم  ** آنچنان باشد که من مغبون شدم 
  • Arkadaş, o hırkayı tekrar bana ver. Ulaştığım vecit, bu hırkaya değmez demektir.
  • باز ده آن خرقه این سو ای قرین  ** که نمی‌ارزید آن یعنی بدین 
  • Bu fikir, âşıktan pek uzaktır. Âşık, böyle bir düşünceye düşmez. Eğer ona böyle bir düşünce gelirse toprak başına!
  • دور از عاشق که این فکر آیدش  ** ور بیاید خاک بر سر بایدش