English    Türkçe    فارسی   

2
3636-3685

  • Bunun üzerine o adam “Hah, doğru... Şimdi bunu canla başla kabul ettim” der. Doğru bile eğrilere eğri görünür.
  • گفت اینک راست پذرفتم به جان ** کج نماید راست در پیش کجان‏
  • Bir şaşıya “Ay birdir” desen “İkidir, bir olmasında şüphe var” der.
  • گر بگویی احولی را مه یکی است ** گویدت این دوست و در وحدت شکی است‏
  • Birisi alay eder, güler ve “Sahi, iki” derse bu sözü doğru olarak kabul eder. Kötü huyun lâyığı budur.
  • ور بر او خندد کسی گوید دو است ** راست دارد این سزای بد خو است‏
  • Yalancılar yalanla konuşurlar “Pis şeyler, pislere aittir” sözü ışık verip durmaktadır.
  • بر دروغان جمع می‏آید دروغ ** الخبیثات الخبیثین زد فروغ‏
  • Gönlü açık olanların elleri de açık olur. Körlerin taşlık erde düşmeleri de pek tabiîdir. 3640
  • دل فراخان را بود دست فراخ ** چشم کوران را عثار سنگ‏لاخ‏
  • Birisinin, meyvesini yiyenin ölümden kurtulup ebedî hayata ulaşacağı ağacı aramaya kalkışması
  • جستن آن درخت که هر که میوه‏ی آن درخت خورد نمیرد
  • Bilgili biri, hikâye yollu “Hindistan’da bir ağaç vardır.
  • گفت دانایی برای داستان ** که درختی هست در هندوستان‏
  • Meyvesini yiyen ne ihtiyarlar, ne ölür!” der.
  • هر کسی کز میوه‏ی او خورد و برد ** نه شود او پیر نه هرگز بمرد
  • Bir padişah bunu duyar, doğru sanıp o ağaca ve meyvesine âşık olur.
  • پادشاهی این شنید از صادقی ** بر درخت و میوه‏اش شد عاشقی‏
  • Bu ağacı bulmak, meyvesini getirmek üzere divan adamlarından bilgili birisini Hindistan’a yollar.
  • قاصدی دانا ز دیوان ادب ** سوی هندستان روان کرد از طلب‏
  • Adamcağız yıllarca Hindistan’da o ağacı arar, tarar. 3645
  • سالها می‏گشت آن قاصد از او ** گرد هندستان برای جستجو
  • Bulmak için şehir şehir gezer, ne ada bırakır, ne dağ bırakır, ne ova bırakır!
  • شهر شهر از بهر این مطلوب گشت ** نه جزیره ماند و نه کوه و نه دشت‏
  • Kime sorduysa “ Bu ne arıyor, deli mi, ne?” diye güler, alay eder.
  • هر که را پرسید کردش ریشخند ** کاین که جوید جز مگر مجنون بند
  • Niceler alaya alıp döverler, niceler istihza edip “Akıllı,
  • بس کسان صفعش زدند اندر مزاح ** بس کسان گفتند ای صاحب فلاح‏
  • Senin gibi zeki ve temiz kişinin bu arayışında elbette bir esas var, hiç boş olur mu?” derler.
  • جستجوی چون تو زیرک سینه صاف ** کی تهی باشد کجا باشد گزاف‏
  • Ona alay yollu ettikleri bu riayet de ayrı bir tokat hatta bu enikonu tokattan da beter! 3650
  • وین مراعاتش یکی صفعی دگر ** وین ز صفع آشکارا سخت‏تر
  • Bazıları alaya alıp “ Ey ulu kişi pek korkunç, pek geniş bir iklim olan filân iklimde,
  • می‏ستودندش به تسخر کای بزرگ ** در فلان اقلیم بس هول و سترگ‏
  • Falan ormanda yemyeşil bir ağaç vardır. Pek yüce, pek korkunç... Her dalı koskocaman” derler.
  • در فلان بیشه درختی هست سبز ** بس بلند و پهن و هر شاخیش گبز
  • Padişah adamı, kimden ne duyarsa aramak için gayret kemerini kuşanır.
  • قاصد شه بسته در جستن کمر ** می‏شنید از هر کسی نوعی خبر
  • Orada nice yıllar gezip tozar. Padişah da ona mallar yollar durur.
  • بس سیاحت کرد آن جا سالها ** می‏فرستادش شهنشه مالها
  • Gurbet diyarında bir hayli zahmetlere uğrar, nihayet âciz kalır. 3655
  • چون بسی دید اندر آن غربت تعب ** عاجز آمد آخر الامر از طلب‏
  • Ne maksudundan bir eser görünür, ne de sözden başka bir şey!
  • هیچ از مقصود اثر پیدا نشد ** ز آن غرض غیر خبر پیدا نشد
  • Ümit ipi üzülür, aradığını aramaz olur, usanır.
  • رشته‏ی امید او بگسسته شد ** جسته‏ی او عاقبت ناجسته شد
  • Padişah yanına dönmeye niyet eder, ağlaya, ağlaya yola düşer.
  • کرد عزم باز گشتن سوی شاه ** اشک می‏بارید و می‏برید راه‏
  • Şeyhin o mukallit talibe, o ağacın sırrını anlatması
  • شرح کردن شیخ سر آن درخت را با آن طالب مقلد
  • Meğerse o nedimin ye’se kapılıp geriye döndüğü memlekette kerem sahibi, kutuplardan âlim bir şeyh varmış.
  • بود شیخی عالمی قطبی کریم ** اندر آن منزل که آیس شد ندیم‏
  • Nedim ümitsiz bir halde “Önce onun tekkesine gideyim de oradan yola düşeyim. 3660
  • گفت من نومید پیش او روم ** ز آستان او به راه اندر شوم‏
  • İstediğimi bulamadım, ümidim kesildi. Bâri duası yoldaşım olsun” der;
  • تا دعای او بود همراه من ** چون که نومیدم من از دل خواه من‏
  • Gözleri yaşlı bulut gibi yaş döke, döke Şeyhin huzuruna varır.
  • رفت پیش شیخ با چشم پر آب ** اشک می‏بارید مانند سحاب‏
  • “Şeyhim, acımanın, esirgemenin tam zamanı. Ümidim kesildi... Lütfedecek an, bu an!” der.
  • گفت شیخا وقت رحم و رقت است ** ناامیدم وقت لطف این ساعت است‏
  • Şeyh, “Ümitsizsen bile söyle. Matlûbun ne? Neye yüz tutun?” diye sorar.
  • گفت وا گو کز چه نومیدیستت ** چیست مطلوب تو رو با چیستت‏
  • Nedim, “Bir padişahım var, beni bir ağaç aramak üzere gönderdi. 3665
  • گفت شاهنشاه کردم اختیار ** از برای جستن یک شاخسار
  • Ama nasıl ağaç? Âlemde bulunmaz bir şey. Meyvesi, Âbıhayatın aslı.
  • که درختی هست نادر در جهات ** میوه‏ی او مایه‏ی آب حیات‏
  • Yıllardır aradım bir nişanesini bile bulamadım, ancak bu sarhoşlar, benimle eğlendiler, beni alaya aldılar... İşte o kadar!” der.
  • سالها جستم ندیدم یک نشان ** جز که طنز و تسخر این سر خوشان‏
  • Şeyh gülümser de der ki: “Ey saf adam, bu ağaç, ilim sahibindeki ilimdir.
  • شیخ خندید و بگفتش ای سلیم ** این درخت علم باشد در علیم‏
  • Pek yüce, pek büyük ve etrafa yayılmış bir ağaçtır o! Hatta ağaç da ne demek her tarafı kaplayan deniz gibi Âbıhayattır!
  • بس بلند و بس شگرف و بس بسیط ** آب حیوانی ز دریای محیط
  • Sen surete kapılmış yolunu yitirmişsin. Manayı elden bıraktığın için onu bulamıyorsun. 3670
  • تو به صورت رفته‏ای ای بی‏خبر ** ز آن ز شاخ معنیی بی‏بار و بر
  • Ona gâh ağaç derler, gâh güneş. Gâh deniz adını takarlar, gâh bulut!
  • گه درختش نام شد گه آفتاب ** گاه بحرش نام گشت و گه سحاب‏
  • Hulâsa o öyle şeydir ki yüz binlerce eseri var. En aşağılık hassası, sahibine ebedî bir hayat bağışlamasıdır.
  • آن یکی کش صد هزار آثار خاست ** کمترین آثار او عمر بقاست‏
  • Tektir ama binlerce eseri, nişanesi var. O bire sayısız adlar gerek.
  • گر چه فرد است او اثر دارد هزار ** این یکی را نام شاید بی‏شمار
  • Bir adam senin baban olur ama başka birisinin de oğludur.
  • آن یکی شخص ترا باشد پدر ** در حق شخصی دگر باشد پسر
  • Birisine düşmandır, onun hakkında kahırdan ibarettir... Diğer birine lütfeder, iyilikle bulunur, onca iyidir. 3675
  • در حق دیگر بود قهر و عدو ** در حق دیگر بود لطف و نکو
  • Bir tek adam olduğu halde bak, yüz binlerce adı var. Bir vasfını bilen öbüründen âmadır, öbür vasfını bilmeyebilir.
  • صد هزاران نام و او یک آدمی ** صاحب هر وصفش از وصفی عمی‏
  • Kim, bu ad doğru ad diye isme yapışır. Onu arasa senin gibi ümitsizliğe düşer, perişan olur.
  • هر که جوید نام اگر صاحب ثقه است ** همچو تو نومید و اندر تفرقه است‏
  • Niye bu ağacın adına yapışırsın da dili, damağı acı, talihsiz bir hale düşersin?
  • تو چه بر چفسی بر این نام درخت ** تا بمانی تلخ کام و شور بخت‏
  • Addan geç, sıfatına bak da sıfatlar, seni zata ulaştırsın.
  • در گذر از نام و بنگر در صفات ** تا صفاتت ره نماید سوی ذات‏
  • Halkın ihtilâfı addan meydana gelir. Fakat manaya ulaşınca rahatlaşırlar. 3680
  • اختلاف خلق از نام اوفتاد ** چون به معنی رفت آرام اوفتاد
  • Birbirlerinin dediğini anlamayan dört kişinin üzüm için kavgaya tutuşmaları
  • منازعت چهار کس جهت انگور که هر یکی به نام دیگر فهم کرده بود آن را
  • Adamın biri, dört kişiye bir dirhem verdi, Adamlardan birisi “Ben bu parayı “engûr’a” vereceğim” dedi.
  • چار کس را داد مردی یک درم ** آن یکی گفت این به انگوری دهم‏
  • Öbürü Arap’tı, Lâ dedi, Ben “İnep” isterim herif, engûr istemem.”
  • آن یکی دیگر عرب بد گفت لا ** من عنب خواهم نه انگور ای دغا
  • Üçüncü Türk’tü, “Bu para benim “ dedi, “Ben inep istemem, üzüm isterim.”
  • آن یکی ترکی بدو گفت ای گزم ** من نمی‏خواهم عنب خواهم ازم‏
  • Dördüncüde Rum’du, dedi ki: “Bırak bu lâfları, biz İstafil isteriz.”
  • آن یکی رومی بگفت این قیل را ** ترک کن خواهیم استافیل را
  • Derken savaşa başladılar. Çünkü adların sırrından gafildiler. 3685
  • در تنازع آن نفر جنگی شدند ** که ز سر نامها غافل بدند