English    Türkçe    فارسی   

2
707-756

  • Vefa, aşkı artıyorsa, suret nasıl olur da vefayı değiştirir?
  • چون وفا آن عشق افزون می‏کند ** کی وفا صورت دگرگون می‏کند
  • Güneşin ziyası duvara vurdu, duvar kendinden olmayan bir parlaklık, bir ziya elde etti.
  • پرتو خورشید بر دیوار تافت ** تابش عاریتی دیوار یافت‏
  • Ey temiz ve saf kişi neden bir kerpice gönül veriyorsun? Ebedi olan bir aslı iste.
  • بر کلوخی دل چه بندی ای سلیم ** واطلب اصلی که تابد او مقیم‏
  • Ey kendi aklına âşık olan ve kendisine surette tapanlardan üstün gören! 710
  • ای که تو هم عاشقی بر عقل خویش ** خویش بر صورت پرستان دیده بیش‏
  • Hissine hâkim olan, akıl ziyasıdır. Bunu, bakırının üstündeki altın bil.
  • پرتو عقل است آن بر حس تو ** عاریت میدان ذهب بر مس تو
  • İnsanlardaki güzellik, altın yaldızdır. Öyle olmasaydı nasıl olurdu da sevgilin kart bir eşek haline gelirdi?
  • چون زر اندود است خوبی در بشر ** ور نه چون شد شاهد تو پیر خر
  • Melek gibiyken Şeytana döndü ya. Elbette çünkü o güzellik ona ariyetti.
  • چون فرشته بود همچون دیو شد ** کان ملاحت اندر او عاریه بد
  • O güzelliği yavaş ,yavaş alıyor, taze fidan gitgide kuruyor. ,
  • اندک اندک می‏ستانند آن جمال ** اندک اندک خشک می‏گردد نهال‏
  • Var, “Yaşattıkça kuvvetlerini azaltır” ayetini oku da gönül iste, kemiğe gönül verme. 715
  • رو نعمره ننکسه بخوان ** دل طلب کن دل منه بر استخوان‏
  • Çünkü o gönül güzelliği, baki güzelliktir. O güzellik devleti, Abıhayata sâkidir.
  • کان جمال دل جمال باقی است ** دولتش از آب حیوان ساقی است‏
  • Esasen abıhayat da kendisidir, saki de kendisi, sarhoş da. Tılsımın bozuldu mu üçü birleşir.
  • خود هم او آب است و هم ساقی و مست ** هر سه یک شد چون طلسم تو شکست‏
  • Fakat bu birliği kıyas yoluyla bilemezsin. Kulluk et ey kendini bilmez, saçma sapan söylenme.
  • آن یکی را تو ندانی از قیاس ** بندگی کن ژاژ کم خا ناشناس‏
  • Senin mana sandığın surettir, eğretidir. Sen kendince övünüp seviniyorsun!
  • معنی تو صورت است و عاریت ** بر مناسب شادی و بر قافیت‏
  • Mana odur ki seni senden alır; suretten müstağni kalır. 720
  • معنی آن باشد که بستاند ترا ** بی‏نیاز از نقش گرداند ترا
  • Seni kör ve sağır eden, insanı, surete bir kat daha âşık eyleyen, mana olamaz.
  • معنی آن نبود که کور و کر کند ** مرد را بر نقش عاشق‏تر کند
  • Köre nasip olan, ancak gam arttıran hayallerdir. Gözün nasibi bu fâni hayallerden ibarettir.
  • کور را قسمت خیال غم فزاست ** بهره‏ی چشم این خیالات فناست‏
  • Körler, Kuran’ın harflerini ezberlemişlerdir. Eşeği görmezler de semeri dövüp dururlar!
  • حرف قرآن را ضریران معدن‏اند ** خر نبینند و به پالان بر زنند
  • Gözün açıksa kaçan eşeği gör; ey puta tapan, niceye dek semercilik?
  • چون تو بینایی پی خر رو که جست ** چند پالان دوزی ای پالان پرست‏
  • Eşeğin oldukça semer de mutlaka bulunur. Canın oldukça ekmeğin mutlaka az çok gelir. 725
  • خر چو هست آید یقین پالان ترا ** کم نگردد نان چو باشد جان ترا
  • Eşeğin sırtı hem dükkândır, hem mal, hem mal kazanılacak yer. Kalbinin incisi, yüzlerce kalbe sermayedir.
  • پشت خر دکان و مال و مکسب است ** در قلبت مایه‏ی صد قالب است‏
  • Ey boşboğaz, eşeğe çıplak bin. Peygamber, çıplak binmedi mi?
  • خر برهنه بر نشین ای بو الفضول ** خر برهنه نه که راکب شد رسول‏
  • Peygamber, çıplak eşeğe bindi. Yaya yürüdü de denmiştir.
  • النبی قد رکب معروریا ** و النبی قیل سافر ماشیا
  • Eşek nefsin kaçıyor, onu bir kazığa bağla. Ne zamana kadar işten, yükten kaçacak?
  • شد خر نفس تو بر میخیش بند ** چند بگریزد ز کار و بار چند
  • İster yüz yıl olsun, ister otuz yıl. Mutlaka sabır ve şükür yükünü yüklemeli. 730
  • بار صبر و شکر او را بردنی است ** خواه در صد سال و خواهی سی و بیست‏
  • Hiç bir suçlu başkasının suçunu çekmedi. Hiçbir kimse ekmeğini biçmedi.
  • هیچ وازر وزر غیری بر نداشت ** هیچ کس ندرود تا چیزی نکاشت‏
  • Ekmeğini biçmeyi dilemek ham tamahtır, oğul, o ham tamaha kapılma. Ham şey yemek insana hastalık verir.
  • طمع خام است آن مخور خام ای پسر ** خام خوردن علت آرد در بشر
  • Birisi bir define buluverir; ben de onu istiyorum, dükkânla, alışverişle ne işim var, der.
  • کان فلانی یافت گنجی ناگهان ** من همان خواهم نه کار و نه دکان‏
  • Baht işi bu, fakat nadirdir. Tende kudret oldukça çalışıp kazanmak gerek.
  • کار بخت است آن و آن هم نادر است ** کسب باید کرد تا تن قادر است‏
  • Çalışıp kazanmak define bulmaya mâni değil ya. Sen işten kalma da nasibinde varsa define de arkandan gelsin. 735
  • کسب کردن گنج را مانع کی است ** پا مکش از کار آن خود در پی است‏
  • Böyle yap ki “ Eğer” illetine uğramayasın, “ Eğer şunu yapsaydım yahut bunu yapsaydım” deyip tereddüde düşmeyesin.
  • تا نگردی تو گرفتار اگر ** که اگر این کردمی یا آن دگر
  • Çünkü halkla hoş geçinen peygamber “ Eğer” demeyi menetti, “ Onu söylemek münafıklıktandır” dedi.
  • کز اگر گفتن رسول با وفاق ** منع کرد و گفت آن هست از نفاق‏
  • O münafık da “eğer” derken, işi şarta bağlarken öldü, bu şarta bağlayıştan öbür dünyaya ancak hasret götürebilirdi!
  • کان منافق در اگر گفتن بمرد ** وز اگر گفتن بجز حسرت نبرد
  • Temsil
  • مثل
  • Bir yabancı adam, acele bir ev arıyordu. Bir dostu onu harap bir eve götürüp
  • آن غریبی خانه می‏جست از شتاب ** دوستی بردش سوی خانه‏ی خراب‏
  • “ Eğer tavanı olsaydı benim yanı başımda ev sahibi olur, otururdum. 740
  • گفت او این را اگر سقفی بدی ** پهلوی من مر ترا مسکن شدی‏
  • Evde bir oda daha olsaydı çoluğun çocuğun rahat ederdi” dedi.
  • هم عیال تو بیاسودی اگر ** در میانه داشتی حجره‏ی دگر
  • Adam dedi ki: “Evet, dostlara bitişik komşu olmak iyi, fakat “ Eğer” de oturmaya imkân yok!”
  • گفت آری پهلوی یاران خوش است ** لیک ای جان در اگر نتوان نشست‏
  • Bütün âlem, hoşluğu ister, bu yüzden de ateş içindedir.
  • این همه عالم طلب‏کار خوشند ** وز خوش تزویر اندر آتشند
  • İhtiyar olsun, genç olsun herkes altın ister. Fakat herkesin gözü kalp parayı altından fark edemez ki.
  • طالب زر گشته جمله پیر و خام ** لیک قلب از زر نداند چشم عام‏
  • Halis altın kalp akçaya bir ziya, bir parıltı vermiştir. Fakat ayar olmadıkça zan ile altını seçmeye kalkışma. 745
  • پرتوی بر قلب زد خالص ببین ** بی‏محک زر را مکن از ظن گزین‏
  • Ayarın varsa altın seç, yoksa yürü, kendini bilen bir kişiye teslim et.
  • گر محک داری گزین کن ور نه رو ** نزد دانا خویشتن را کن گرو
  • Yahut da ruhundan mihenk olmalı. Bilmiyorsan yapayalnız yola düşüp ilerleme.
  • یا محک باید میان جان خویش ** ور ندانی ره مرو تنها تو پیش‏
  • Yolda gulyabaniler vardır, sesleri bildik sesine seni mahvetmeğe çeken tanıdık sesine benzer.
  • بانگ غولان هست بانگ آشنا ** آشنایی که کشد سوی فنا
  • “Ey kervan halkı, buraya gelin; işte yol, iz buracıkta” diye bağırırlar.
  • بانگ می‏دارد که هان ای کاروان ** سوی من آیید نک راه و نشان‏
  • Gulyabani kervan halkını yok etmek, onları da yok olanlara katmak için birer, birer adlarıyla çağırır. 750
  • نام هر یک می‏برد غول ای فلان ** تا کند آن خواجه را از آفلان‏
  • Çağrılan kişi, oraya varınca bir de bakar ki karşısında kurt, aslan. Ömrü zayi olmuş, yol uzun, gün de geçiyor.!
  • چون رسد آن جا ببیند گرگ و شیر ** عمر ضایع راه دور و روز دیر
  • Ey iyi huylu kişi, gulyabani sesi nasıldır? “Mal isterim, mevki isterim, şeref, isterim!” işte böyle.
  • چون بود آن بانگ غول آخر بگو ** مال خواهم جاه خواهم و آبرو
  • İçimden bu sesleri menet de sırlar keşfedilsin.
  • از درون خویش این آوازها ** منع کن تا کشف گردد رازها
  • Allah’ı an da gulyabanilerin seslerini mahvet. Nergis gibi olan gözünü bu gergese karşı kapa.
  • ذکر حق کن بانگ غولان را بسوز ** چشم نرگس را از این کرکس بدوز
  • Subhu sadıkı, subhu kâzipten, şarabın rengini kadehin renginden ayırt et ki. 755
  • صبح کاذب را ز صادق واشناس ** رنگ می را باز دان از رنگ کاس‏
  • Bu sabır ve sebatla şu yedi renkli zahiri gözden başka bir göz elde edersin.
  • تا بود کز دیده‏گان هفت رنگ ** دیده‏ای پیدا کند صبر و درنگ‏