English    Türkçe    فارسی   

1
962-986

  • ترس درویشی مثال آن هراس ** حرص و کوشش را تو هندستان شناس‌‌
  • Fakirlikten korkmak, tıpkı o adamın ölümden korkmasına benzer. Hırsı, çalışmayı da sen Hindistan farz et!
  • باد را فرمود تا او را شتاب ** برد سوی قعر هندستان بر آب‌‌
  • Süleyman rüzgâra emretti; rüzgâr da onu derhal Hindistan’da bir adaya götürdü.
  • روز دیگر وقت دیوان و لقا ** پس سلیمان گفت عزراییل را
  • Ertesi gün Süleyman, divan vakti halkla buluşunca Azrail’e dedi ki:
  • کان مسلمان را بخشم از چه چنان ** بنگریدی تا شد آواره ز خان‌‌ 965
  • Acaba bu işi, o adamı hanümanından avare etmek için mi yaptın?
  • گفت من از خشم کی کردم نظر ** از تعجب دیدمش در رهگذر
  • Ben ona hışımla ne vakit baktım? Onu yol uğrağında görünce şaşırdım.
  • که مرا فرمود حق که امروز هان ** جان او را تو به هندستان ستان‌‌
  • Çünkü Hak bana “Haydi bugün var, onun canını Hindistan’da al” buyurdu.
  • از عجب گفتم گر او را صد پر است ** او به هندستان شدن دور اندر است‌‌
  • Taaccüple “Yüz tane kanadı olsa Hindistan’a gitmesi yine uzak” dedim.”
  • تو همه کار جهان را همچنین ** کن قیاس و چشم بگشا و ببین‌‌
  • İşte sen dünya işlerini hep buna kıyas et, gözünü aç da gör!
  • از که بگریزیم از خود ای محال ** از که برباییم از حق ای وبال‌‌ 970
  • Kimden kaçıyoruz, kendimizden mi? Ne olmayacak şey! Kimden kapıp kurtarıyoruz, Hak’tan mı? Ne boş zahmet!
  • باز ترجیح‌‌نهادن شیر جهد را بر توکل و فواید جهد را بیان کردن‌‌
  • Yine aslanın çalışmayı tevekküle tercih etmesi ve çalışmanın faydalarını bildirmesi
  • شیر گفت آری و لیکن هم ببین ** جهدهای انبیا و مومنین‌‌
  • Aslan dedi ki: “Doğru ama Peygamberlerin, müminlerin çalışmalarını da gör.
  • حق تعالی جهدشان را راست کرد ** آن چه دیدند از جفا و گرم و سرد
  • Cefadan, kahırdan ne gördülerse mükâfata nail oldular; Tanrı onların mücahedesini zayi etmedi.
  • حیله‌‌هاشان جمله حال آمد لطیف ** کل شی‌‌ء من ظریف هو ظریف‌‌
  • Onların başvurdukları çareler her hususta lâtif oldu. Çünkü zariften ne gelirse zariftir.
  • دامهاشان مرغ گردونی گرفت ** نقصهاشان جمله افزونی گرفت‌‌
  • Tuzakları felek kuşunu tuttu; noksanları tamamen sayıldı.
  • جهد می‌‌کن تا توانی ای کیا ** در طریق انبیا و اولیا 975
  • Ey ulu kişi! Nebîlerin ve velilerin yolunda çalış!
  • با قضا پنجه زدن نبود جهاد ** ز آن که این را هم قضا بر ما نهاد
  • Kaza ve kaderle pençeleşmek mücahede sayılmaz. Çünkü bizi pençeleştiren, savaştıran da kaza ve kaderdir.
  • کافرم من گر زیان کرده ست کس ** در ره ایمان و طاعت یک نفس‌‌
  • Bir kimse iman ve itaat yolunda yürüyüp de bir an bile ziyan etmişse kâfirim!
  • سر شکسته نیست این سر را مبند ** یک دو روزک جهد کن باقی بخند
  • Başın yarılmamış, şu başını bağlama. Birkaç gün çalış da ondan sonra gül!
  • بد محالی جست کاو دنیا بجست ** نیک حالی جست کاو عقبی بجست‌‌
  • Dünyayı arayan kimse olmayacak ve kötü bir şey aradı. Ukbayı arayansa kendine iyi bir hal aramış oldu.
  • مکرها در کسب دنیا بارد است ** مکرها در ترک دنیا وارد است‌‌ 980
  • Dünya kazancı için çarelere başvurmak soğuk bir şeydir. Dünyayı terk etmek için çarelere başvurmak ise caizdir, emredilmiştir.
  • مکر آن باشد که زندان حفره کرد ** آن که حفره بست آن مکری ست سرد
  • Hile ve çare diye zindanı delip de çıkmaya derler. Yoksa birisi zaten açılmış deliği kapatırsa yaptığı iş, soğuk ve ters bir iştir.
  • این جهان زندان و ما زندانیان ** حفره کن زندان و خود را وارهان‌‌
  • Bu dünya zindandır, biz de zindandaki mahpuslarız. Zindanı del, kendini kurtar!
  • چیست دنیا از خدا غافل بدن ** نی قماش و نقره و میزان و زن‌‌
  • Dünya nedir? Tanrı’dan gafil olmaktır. Kumaş, para, ölçüp tartarak ticaret etmek ve kadın; dünya değildir.
  • مال را کز بهر دین باشی حمول ** نعم مال صالح خواندش رسول‌‌
  • Din yolunda sarf etmek üzere kazandığın mala, Peygamber, “ne güzel mal” demiştir.
  • آب در کشتی هلاک کشتی است ** آب اندر زیر کشتی پشتی است‌‌ 985
  • Suyun gemi içinde olması geminin helâkidir. Gemi altındaki su ise gemiye; geminin yürümesine yardımcıdır.
  • چون که مال و ملک را از دل براند ** ز آن سلیمان خویش جز مسکین نخواند
  • Mal, mülk sevgisini gönülden sürüp çıkardığındandır ki Süleyman, ancak yoksul adını takındı.