English    Türkçe    فارسی   

2
1322-1346

  • فقر را از چشم و از سیمای او ** دید هر چشمی که دارد نور هو
  • Allah nuruna sahip olan her göz, fakrı onun gözünden dersler verir.
  • شیخ فعال است بی‏آلت چو حق ** با مریدان داده بی‏گفتی سبق‏
  • Şeyh, Allah gibi aletsiz işler görür. Müritlere sözsüz dersler verir.
  • دل به دست او چو موم نرم رام ** مهر او گه ننگ سازد گاه نام‏
  • Gönül, onun elinde mum gibi yumuşaktır. Mührü, gönle gâh ayıp, gâh şeref damgasını basar.
  • مهر مومش حاکی انگشتری است ** باز آن نقش نگین حاکی کیست‏ 1325
  • Mumundaki mühür, bir yüzüğe alamettir, onu hatırlatır, ya asıl o yüzük de ki nakış kimin alametidir, kimi hatırlatmaktadır?
  • حاکی اندیشه‏ی آن زرگر است ** سلسله‏ی هر حلقه اندر دیگر است‏
  • O nakış, efkârının her halkası, öbürüne geçmiş, bu suretle birbirine zincirlenmiş olan o Zerger’in fikrini anlatır.
  • این صدا در کوه دلها بانگ کی ست ** گه پرست از بانگ این که گه تهی است‏
  • Gönül dağlarındaki bu ses kimin? Bu dağ, gâh sesle dopdolu, gâh bomboş ve sessiz.
  • هر کجا هست او حکیم است اوستاد ** بانگ او زین کوه دل خالی مباد
  • Ev sahibi, nerde olursa olsun hâkim ve üstatdır, yaptığı iş yerli yerindedir. Bu gönül dağı, onun sesinden hâli kalmasın!
  • هست که کاوا مثنا می‏کند ** هست که کآواز صد تا می‏کند
  • Dağ vardır, sesi iki misli aksettirir… Dağ vardır, yüz misli.
  • می‏زهاند کوه از آن آواز و قال ** صد هزاران چشمه‏ی آب زلال‏ 1330
  • Dağ; o sesten, o sözden yüz binlerce halis ve sâf kaynaklar sızdırır.
  • چون ز کوه آن لطف بیرون می‏شود ** آبها در چشمه‏ها خون می‏شود
  • Fakat dağdan o lütuf kesildi mi sular, kaynaklarında kan kesilir.
  • ز آن شهنشاه همایون نعل بود ** که سراسر طور سینا لعل بود
  • O kadehi kutlu padişahlar padişahı yüzünden Tûr dağı lâl haline geldi.
  • جان پذیرفت و خرد اجزای کوه ** ما کم از سنگیم آخر ای گروه‏
  • Dağın cüzileri canlandı, akıllandı. Ey halk biz bir taştan da aşağı mıyız ki?
  • نه ز جان یک چشمه جوشان می‏شود ** نه بدن از سبز پوشان می‏شود
  • Ne candan bir çeşme coşmakta, ne beden yeşiller giymiş ruhanilere katılmakta…
  • نه صدای بانگ مشتاقی در او ** نه صفای جرعه‏ی ساقی در او 1335
  • Onda ne bir iştiyak sahibinin sesi var, ne sâkinin bir yudum şarabının neşesi!
  • کو حمیت تا ز تیشه و ز کلند ** این چنین که را بکلی بر کنند
  • Nerde hamiyet ki böyle bir dağı; keserle, çapayla, neyle olursa kökünden yıksın.
  • بو که بر اجزای او تابد مهی ** بو که در وی تاب مه یابد رهی‏
  • Belki cüzilerine bir ay parıltısı vurur, belki ay ışığı, ona yol bulur!
  • چون قیامت کوهها را بر کند ** پس قیامت این کرم کی می‏کند
  • Kıyamette dağlar yerlerinden sökülecek… Senin bir davranman da ne vakit böyle bir keremde bulunacak?
  • این قیامت ز آن قیامت کی کم است ** آن قیامت زخم و این چون مرهم است‏
  • Bu kıyamet, o kıyametten nasıl olur da aşağı sayılır? O kıyamet yaradır, bu, merheme benzer.
  • هر که دید این مرهم از زخم ایمن است ** هر بدی کاین حسن دید او محسن است‏ 1340
  • Bu merhemi gören yaradan kurtulmuştur. Bu güzelliği gören kötü kişi bile ihsan sahibidir.
  • ای خنک زشتی که خویش شد حریف ** و ای گل رویی که جفتش شد خریف‏
  • Ne mutlu o çirkine ki güzele eş, arkadaş oldu; vah eşi kış olan gül yüzlüye!
  • نان مرده چون حریف جان شود ** زنده گردد نان و عین آن شود
  • Ölmüş eşek cana eş olunca dirilir, canın ta kendisi olur.
  • هیزم تیره حریف نار شد ** تیرگی رفت و همه انوار شد
  • Kara odun ateşe eş olur, karalığa gider, baştanbaşa nur kesilir.
  • در نمک‏لان چون خر مرده فتاد ** آن خری و مردگی یک سو نهاد
  • Ölmüş eşek tuzluya düşünce eşekliği, murdarlığı bir tarafta kalır.
  • صبغة الله هست خم رنگ هو ** پیسها یک رنگ گردد اندر او 1345
  • Allah gününün rengi Allah boyasıdır. Onda her şey bir renge boyanır.
  • چون در آن خم افتد و گوییش قم ** از طرب گوید منم خم لا تلم‏
  • Birisi küpe düşse de sen, ona kalk desen neşesinden “ Beni kınama. Küp benim” der.