English    Türkçe    فارسی   

2
2620-2644

  • در سفر گر روم بینی یا ختن ** از دل تو کی رود حب الوطن‏ 2620
  • Seferde Rum diyarı ehlinden birisini yahut Huten’li birisini görmekle vatan sevgisi kalbinden çıkar mı?
  • ما هم از مستان این می بوده‏ایم ** عاشقان درگه وی بوده‏ایم‏
  • Biz de bu şarabın sarhoşlarındandık, biz de kapısının âşıklarındandık.
  • ناف ما بر مهر او ببریده‏اند ** عشق او در جان ما کاریده‏اند
  • Göbeğimizi onun sevgisiyle kestik, sevgisini canımıza ektiler.
  • روز نیکو دیده‏ایم از روزگار ** آب رحمت خورده‏ایم اندر بهار
  • Zamanede güzel günler gördük, baharda rahmet suları içtik.
  • نه که ما را دست فضلش کاشته ست ** از عدم ما را نه او برداشته ست‏
  • Bizim varlığımızı da “Onun fazıl” ve ihsan eli ekmemiş midir? Bizi de yoktan yaratan o değil mi?
  • ای بسا کز وی نوازش دیده‏ایم ** در گلستان رضا گردیده‏ایم‏ 2625
  • Ondan nice lütuflar görmüşüz, rıza gülistanında nice dolaşmışız.
  • بر سر ما دست رحمت می‏نهاد ** چشمه‏های لطف از ما می‏گشاد
  • Başımıza rahmet elini koyar, bize de lütuf çeşmelerini izhar ederdi.
  • وقت طفلی‏ام که بودم شیر جو ** گاهوارم را که جنبانید او
  • Ben daha çocukken, süt emiyorken beşiğimi kim salladı? O!
  • از که خوردم شیر غیر شیر او ** کی مرا پرورد جز تدبیر او
  • Onun sütünden başka kimden süt emdim, onun tedbirinden başka beni kim yetiştirdi?
  • خوی کان با شیر رفت اندر وجود ** کی توان آن را ز مردم واگشود
  • Vücuda sütle giren huyu, çıkarmaya kimin iktidarı vardır?
  • گر عتابی کرد دریای کرم ** بسته کی گردند درهای کرم‏ 2630
  • Kerem denizi bir itapta, bulunsa bile, kerem kapılarını kapalı bırakır mı?
  • اصل نقدش داد و لطف و بخشش است ** قهر بر وی چون غباری از غش است‏
  • Onun, asıl peşin ihsan ettiği para, lütuf ve vergisidir. Kahırsa, o paranın üstüne konmuş arızi bir tozdan ibarettir.
  • از برای لطف عالم را بساخت ** ذره‏ها را آفتاب او نواخت‏
  • Âlemi lütfetmek için yarattı. Zerrelere, onun güneşi riayetlerde bulundu.
  • فرقت از قهرش اگر آبستن است ** بهر قدر وصل او دانستن است‏
  • Ayrılık bile, onun kahrından doğmakla berber vuslatın kadrini bilmek içindir.
  • تا دهد جان را فراقش گوشمال ** جان بداند قدر ایام وصال‏
  • Bu suretle diler ki ayrıldığı, canın kulağını bursun, onu tedibetsin de can, vuslat günlerini bilsin.
  • گفت پیغمبر که حق فرموده است ** قصد من از خلق احسان بوده است‏ 2635
  • Peygamber “Tanrı, âlemi yaratmadan maksadım, ihsan etmekti.
  • آفریدم تا ز من سودی کنند ** تا ز شهدم دست‏آلودی کنند
  • Yarattım ki benden bir fayda görsünler, balıma parmaklarını bansınlar.
  • نی برای آن که تا سودی کنم ** و ز برهنه من قبایی بر کنم‏
  • Ben bir fayda göreyim, çıplak adamdan bir libas elde edeyim diye yaratmadım, dedi” buyurmuştur.
  • چند روزی که ز پیشم رانده است ** چشم من در روی خوبش مانده است‏
  • Birkaç gün oldu ki beni huzurundan kovdu. Fakat yine gözüm onun güzel yüzünde.
  • کز چنان رویی چنین قهر ای عجب ** هر کسی مشغول گشته در سبب‏
  • Böyle bir yüzden bu çeşit kahra uğramak şaşılacak şey. Herkes sebeple meşgul olup durmakta.
  • من سبب را ننگرم کان حادث است ** ز انکه حادث حادثی را باعث است‏ 2640
  • Hâlbuki ben sebebe bakmam. Çünkü sebep sonra meydana gelen bir şeydir. Sonradan meydana gelen bir şeyin varlığına sebep olur.
  • لطف سابق را نظاره می‏کنم ** هر چه آن حادث دو پاره می‏کنم‏
  • Ben ezeli lütfa bakar, sonradan meydana geleni yırtar, iki parça ederim.
  • ترک سجده از حسد گیرم که بود ** آن حسد از عشق خیزد نز جحود
  • Tutalım, Âdem’e secde etmemem hasettendi. Ama o haset de aşktan meydana geldi; inattan, inkârdan değil.
  • هر حسد از دوستی خیزد یقین ** که شود با دوست غیری همنشین‏
  • Her haset, şüphesiz dostluktan meydana gelir. Sevgiliyle başkaları bir arada oturunca haset baş gösterir.
  • هست شرط دوستی غیرت پزی ** همچو شرط عطسه گفتن دیر زی‏
  • Aksırana “Çok yaşa “ demek dostluktan olduğu gibi, kıskançlık da dostluğun şartıdır.