English    Türkçe    فارسی   

2
3139-3163

  • هر که دید الله را اللهی است ** هر که دید آن بحر را آن ماهی است‏
  • Allah’ı gören Allah’a mensuptur; o denizi gören, o balıktır.
  • این جهان دریاست و تن ماهی و روح ** یونس محجوب از نور صبوح‏ 3140
  • Bu cihan denizdir, ten balık, ruh da sabah nurundan mahcup Yunus.
  • گر مسبح باشد از ماهی رهید ** ور نه در وی هضم گشت و ناپدید
  • Yunus Allah’a tespih ettiği için balıktan kurtuldu, yoksa hazmolur, yok olup giderdi.
  • ماهیان جان در این دریا پرند ** تو نمی‏بینی که کوری ای نژند
  • Bu deniz, can balıklarıyla dopdoludur. Sen görmüyorsun ama etrafında uçuşup duruyorlar.
  • بر تو خود را می‏زنند آن ماهیان ** چشم بگشا تا ببینی‏شان عیان‏
  • O balıklar, sana kendilerini çarpmaktalar. Gözünü aç da apaçık gör.
  • ماهیان را گر نمی‏بینی پدید ** گوش تو تسبیحشان آخر شنید
  • Balıkları görmüyorsan bile bari kulağın, tespihlerini duysun.
  • صبر کردن جان تسبیحات تست ** صبر کن کان است تسبیح درست‏ 3145
  • Sabretmek, canının tespihleridir. Sabret, asıl doğru tespih odur.
  • هیچ تسبیحی ندارد آن درج ** صبر کن الصبر مفتاح الفرج‏
  • O derecede hiçbir tespih yoktur. Sabret, asıl doğru tespih odur. O derecede hiçbir tespih yoktur. Sabret, “Sabır, sıkıntının, darlığın anahtarıdır.”
  • صبر چون پول صراط آن سو بهشت ** هست با هر خوب یک لالای زشت‏
  • Sabır, sırat köprüsüne benzer, cennet se öbür tarafta. Her güzelin bir çirkin lalası vardır.
  • تا ز لالا می‏گریزی وصل نیست ** ز انکه لالا را ز شاهد فصل نیست‏
  • Laladan çekinirsen vuslata imkân yok. Çünkü lala, gözlerden ayrılmaz.
  • تو چه دانی ذوق صبر ای شیشه دل ** خاصه صبر از بهر آن نقش چگل‏
  • Ey azıcık bir şeyden kırılan sırça gönüllü, sen sabrın zevkini ne bilirsin? Hele o Çikil güzeline ulaşmak için çekilen sabrın lezzetini!
  • مرد را ذوق غزا و کر و فر ** مر مخنث را بود ذوق‏از ذکر 3150
  • Savaş zevki, kudret ve kuvvetli ere göredir, karı tabiatlı adamsa ancak zekerden zevk alır.
  • جز ذکر نه دین او و ذکر او ** سوی اسفل برد او را فکر او
  • Zekerden başka ne dini vardır, ne zikri; o düşünce, o adamı ta aşağılık yere kadar çekip götürür.
  • گر بر آید بر فلک از وی مترس ** کاو بعشق سفل آموزید درس‏
  • Gökyüzüne bile çıksa korkma ondan. Çünkü o, ancak aşağılık aşkıyla ders öğrenmiştir.
  • او بسوی سفل می‏راند فرس ** گر چه سوی علو جنباند جرس‏
  • Çanı yukarılarda çalınsa, Çan sesi yukarılardan gelse bile atını aşağıya doğru sürüp durur.!
  • از علمهای گدایان ترس چیست ** کان علمها لقمه‏ی نان را رهی است‏
  • Yoksulların âlemlerinden korkulur mu? O âlemler lokma elde etmek için bir yoldur.
  • ترسیدن کودک از آن شخص صاحب جثه و گفتن آن شخص که ای کودک مترس که من نامردم‏
  • Oğlanın iriyarı adamdan korkması, Adamın ”Korkma çocuğum, ben er değilim” demesi
  • کنگ زفتی کودکی را یافت فرد ** زرد شد کودک ز بیم قصد مرد 3155
  • Bir iri adam bir oğlanı ele geçirdi. Bu adam bana kast eder diye çocuğun yüzü sarardı.
  • گفت ایمن باش ای زیبای من ** که تو خواهی بود بر بالای من‏
  • Adam dedi ki “ Güzelim, emin ol, sen benim üstüme bineceksin.
  • من اگر هولم مخنث دان مرا ** همچو اشتر بر نشین می‏ران مرا
  • Ben korkunç görünsem de aldırış etme, bil ki ben bir ibneyim. Deveye biner gibi bin üstüme, sür”
  • صورت مردان و معنی این چنین ** از برون آدم درون دیو لعین‏
  • İnsanların suretleriyle manaları da işte böyledir. Dışardan adam görünürler, içerden melûn Şeytan!
  • آن دهل را مانی ای زفت چو عاد ** که بر او آن شاخ را می‏کوفت باد
  • Ey Âd gibi ipiri adam, sen rüzgârın tesiriyle dalın vurduğu davula benziyorsun.
  • روبهی اشکار خود را باد داد ** بهر طبلی همچو خیک پر ز باد 3160
  • Tilki, hava ile dolu tulum gibi bir davul yüzünden avını yele verdi.
  • چون ندید اندر دهل او فربهی ** گفت خوکی به ازین خیک تهی‏
  • Davulda bir can olmadığını, içinin hava dolu olduğunu görünce dedi ki: “ Domuz bile şu bomboş tulumdan yeğ!”
  • روبهان ترسند ز آواز دهل ** عاقلش چندان زند که لا تقل‏
  • Davul sesinden tilkiler korkar, fakat akıllı kişi onu öyle döver ki deme gitsin!
  • قصه‏ی تیر اندازی و ترسیدن او از سواری که در بیشه می‏رفت‏
  • Ormana dalan süvariden korkan okçu
  • یک سواری با سلاح و بس مهیب ** می‏شد اندر بیشه بر اسبی نجیب‏
  • Bir atlı cins ata binmiş, pür silâh, heybetle bir ormana dalmış, gidiyordu.