English    Türkçe    فارسی   

2
3267-3291

  • لب ببسته مست در بیع و شری ** مشتری بی‏حد که الله اشتری‏
  • Alışveriş ederken mest bir halde ağzını yumup oturur. Fakat müşterisi Allah’tır.
  • درس آدم را فرشته مشتری ** محرم درسش نه دیو است و پری‏
  • Âdemin dersine melek müşteridir, o derse dev ve peri mahrem değildir.
  • آدم أنبئهم بأسما درس گو ** شرح کن اسرار حق را مو به مو
  • Âdem, senin dersin her şeyin adını haber vermektir. Haydi, Allah sırlarını kıldan kıla anlat.
  • آن چنان کس را که کوته بین بود ** در تلون غرق و بی‏تمکین بود 3270
  • Kısa görüşlü, daima halden hale giren, renkten renge boyanan ve temkini bulunmayan,
  • موش گفتم ز انکه در خاک است جاش ** خاک باشد موش را جای معاش‏
  • Kişiye fare dedim, çünkü yeri, yurdu topraktır. Farenin de geçim yeri topraktan ibarettir.
  • راهها داند ولی در زیر خاک ** هر طرف او خاک را کرده ست چاک‏
  • Yolları, izleri bilmez değil, bilir ama yer altındakileri bilir. O, her yanda toprağı delmiş, delik deşik etmiştir.
  • نفس موشی نیست الا لقمه رند ** قدر حاجت موش را عقلی دهند
  • Fare gibi nefis, ancak lokma ufalar. Allah fareye de miktarınca akıl vermiştir.
  • ز انکه بی‏حاجت خداوند عزیز ** می‏نبخشد هیچ کس را هیچ چیز
  • Çünkü yüce Allah, hiç kimseye, ihtiyacından artık bir şey vermez.
  • گر نبودی حاجت عالم زمین ** نافریدی هیچ رب العالمین‏ 3275
  • Eğer âlemin yeryüzüne ihtiyacı olmasaydı âlemlerin Rabbi, yeri yaratmazdı.
  • وین زمین مضطرب محتاج کوه ** گر نبودی نافریدی پر شکوه‏
  • Bu titreyip duran yeryüzü, dağlara muhtaç olmasaydı Allah, o heybetli dağları halk etmezdi.
  • ور نبودی حاجت افلاک هم ** هفت گردون نافریدی از عدم‏
  • Göklere de ihtiyaç olmasaydı yedi kat göğü yoktan meydana getirmezdi.
  • آفتاب و ماه و این استارگان ** جز به حاجت کی پدید آمد عیان‏
  • Güneş, ay ve şu yıldızlar, ancak ihtiyaç yüzünden zuhura geldi.
  • پس کمند هستها حاجت بود ** قدر حاجت مرد را آلت دهد
  • Şu halde varlıkların kemendi, (yoklukları çekip varlık âlemine getiren) ihtiyaçtır. Allah’ın ihsanı, ihtiyaç miktarınca zahir olur.
  • پس بیفزا حاجت ای محتاج زود ** تا بجوشد در کرم دریای جود 3280
  • Yürü, çabuk ihtiyacını arttırır da Allah’ın kereminden cömertlik denizi coşsun.
  • این گدایان بر ره و هر مبتلا ** حاجت خود می‏نماید خلق را
  • Şu yol üstünde dilenen, şu dilenciliğe düşmüş olan yoksullar, halka ihtiyaçlarını arz ederler.
  • کوری و شلی و بیماری و درد ** تا از این حاجت بجنبد رحم مرد
  • Kör, sakat, hasta, illetli olduklarını gösterir, bu suretle halkın merhametini coşturmak isterler.
  • هیچ گوید نان دهید ای مردمان ** که مرا مال است و انبار است و خوان‏
  • “Ey halk, ekmek verin. Benim de ambarım var, benim de malım, benim de sofram var” derler mi hiç?
  • چشم ننهاده‏ست حق در کور موش ** ز انکه حاجت نیست چشمش بهر نوش‏
  • Köstebeğin yemek içmek için göze ihtiyacı yoktur. Onun için Allah onu gözsüz yarattı.
  • می‏تواند زیست بی‏چشم و بصر ** فارغ است از چشم او در خاک تر 3285
  • Köstebek, gözsüz de pekâlâ yaşayabilir. Ter-ü taze toprakta göze ne ihtiyacı var?
  • جز به دزدی او برون ناید ز خاک ** تا کند خالق از آن دزدیش پاک‏
  • Zaten ancak hırsızlık etmek için topraktan çıkar, başka bir iş için değil, Allah, onu bu hırsızlıktan arıtsa,
  • بعد از آن پر یابد و مرغی شود ** چون ملایک جانب گردون رود
  • O da kanatlanır, kuş olur; melekler gibi göklere uçup gider.
  • هر زمان در گلشن شکر خدا ** او بر آرد همچو بلبل صد نوا
  • Allah’ın gül bahçesinde her an bülbül gibi yüzlerce nağme çıkarır.
  • کای رهاننده مرا از وصف زشت ** ای کننده دوزخی را تو بهشت‏
  • “Ey beni çirkin sıfatlardan kurtaran, ey cehennemi cennet haline getiren,
  • در یکی پیهی نهی تو روشنی ** استخوانی را دهی سمع ای غنی‏ 3290
  • Bir yağ parçasına aydınlık bahşetmekte, bir kemiğe işitme kabiliyeti vermektesin ey gani Allah.
  • چه تعلق آن معانی را به جسم ** چه تعلق فهم اشیا را به اسم‏
  • Fakat o mananın cisimle ne alâkası var? Eşyanın adlarıyla, anlayışın ne münasebeti var?