English    Türkçe    فارسی   

3
40-64

  • پس معانی را چو اعیان حلقهاست ** رازق حلق معانی هم خداست 40
  • Âyan gibi maaninin de boğazı vardır… Maaniyi rızıklandıran da Allah’tır.
  • پس ز مه تا ماهی هیچ از خلق نیست ** که بجذب مایه او را حلق نیست
  • Balıktan aya kadar mahlûkattan hiçbiri yoktur ki gıdayı çekecek, yiyecek ağzı olmasın.
  • حلق جان از فکر تن خالی شود ** آنگهان روزیش اجلالی شود
  • Nefsin boğazı vesveseden boşaldı mı ululuk vahyine konuk olur.
  • شرط تبدیل مزاج آمد بدان ** کز مزاج بد بود مرگ بدان
  • Fakat bil ki bunun şartı mizacı tebdil etmektir. Çünkü kötülerin ölümü kötü mizaçtandır.
  • چون مزاج آدمی گل‌خوار شد ** زرد و بدرنگ و سقیم و خوار شد
  • İnsanın mizacı toprak yemeye alışırsa rengi sararır, kötüleşir. İnsan hastalanır, düşkün bir hale gelir.
  • چون مزاج زشت او تبدیل یافت ** رفت زشتی از رخش چون شمع تافت 45
  • Fakat kötü mizacı değişirse kötülüğü gider, yüzü çırağ gibi parlar.
  • دایه‌ای کو طفل شیرآموز را ** تا بنعمت خوش کند پدفوز را
  • Dadı, süt emer çocuğunu türlü, türlü nimetlerden gıdalandırır.
  • گر ببندد راه آن پستان برو ** برگشاید راه صد بستان برو
  • Ama çoğunu memeden kesti mi ona yüzlerce bahçelerin, bostanların yolunu açar.
  • زانک پستان شد حجاب آن ضعیف ** از هزاران نعمت و خوان و رغیف
  • Çünkü meme, o zayıf çocuk için binlerce nimetlerin, binlerce yemeklerin, binlerce ekmeklerin hicabıdır.
  • پس حیات ماست موقوف فطام ** اندک اندک جهد کن تم الکلام
  • Hulâsa yaşamamız, sütten kesilmemize bağlıdır. Sen de yavaş, yavaş kendini gıdadan kesmeye çalış vesselâm.
  • ون جنین بد آدمی بد خون غذا ** از نجس پاکی برد مومن کذا  50
  • İnsan, ana karnındayken kan emer, varlığı kanladır, bedenin nesçi kanla vücut bulur.
  • از فطام خون غذااش شیر شد ** وز فطام شیر لقمه‌گیر شد
  • Kandan kesilince gıdası süt olur, sütten kesilince lokma yemeğe başlar.
  • وز فطام لقمه لقمانی شود ** طالب اشکار پنهانی شود
  • Lokmadan kesildi mi Lokman kesilir, gizli matlûba talip olur.
  • گر جنین را کس بگفتی در رحم ** هست بیرون عالمی بس منتظم
  • Ana karnındaki çocuğa birisi dese ki: Dışarda pek düzgün, pek güzel bir âlem var…
  • یک زمینی خرمی با عرض و طول ** اندرو صد نعمت و چندین اکول
  • Boyuna, enine geniş bir yeryüzü… Orada nice nimetler var, nice sonsuz yiyecek şeyler.
  • کوهها و بحرها و دشتها ** بوستانها باغها و کشتها 55
  • Dağlar, denizler, ovalar, bostanlar, bağlar, çayırlar…
  • آسمانی بس بلند و پر ضیا ** آفتاب و ماهتاب و صد سها
  • Pek yüksek, ziyadar bir gökyüzü… Güneş, ay ışığı, yüzlerce süha yıldızı.
  • از جنوب و از شمال و از دبور ** باغها دارد عروسیها و سور
  • Yıldızdan, poyrazdan, doğudan, batıdan esen yeller… Bağlar bahçeler gelin gibi süslenmekte, bezenmekte.
  • در صفت ناید عجایبهای آن ** تو درین ظلمت چه‌ای در امتحان
  • O âlemdeki şaşılacak şeyler anlatılamaz ki… Sen, neden bu kapkaranlık yerde mihnetler içindesin?
  • خون خوری در چارمیخ تنگنا ** در میان حبس و انجاس و عنا
  • Bu daracık çarmıhta kan yemektesin; hapis içinde, pislikler içinde, sıkıntılar içindesin.
  • او بحکم حال خود منکر بدی ** زین رسالت معرض و کافر شدی 60
  • Çocuk, kendi haline bakıp bunları inkâr eder, bu elçilikten yüz çevirir, kâfir olur.
  • کین محالست و فریبست و غرور ** زانک تصویری ندارد وهم کور
  • Olmayacak şey, hileden, yalandan başka bir şey değil, der. Kör adamın vehmi, bunu anlamaktan ne kadar uzak!
  • جنس چیزی چون ندید ادراک او ** نشنود ادراک منکرناک او
  • Buna benzer bir şey görmediği için münkir idraki bunu da kavramaz.
  • همچنانک خلق عام اندر جهان ** زان جهان ابدال می‌گویندشان
  • İşte cihandaki halk da buna benzer. Abdal, onlara öbür âlemden bahsetti mi,
  • کین جهان چاهیست بس تاریک و تنگ ** هست بیرون عالمی بی بو و رنگ
  • “Bu dünya kapkaranlık, dapdaracık bir kuyudur… Bu kuyunun dışında renksiz, kokusuz bir âlem var” dedi mi.