English    Türkçe    فارسی   

3
4070-4094

  • سحر کاهی را به صنعت که کند ** باز کوهی را چو کاهی می‌تند 4070
  • Sihir, bazen sanatla samanı dağ gösterir, bazen dağı saman!
  • زشتها را نغز گرداند به فن ** نغزها را زشت گرداند به ظن
  • Gözbağcılıkla çirkinleri güzelleştirir, güzelleri, çirkin bir şekle sokar.
  • کار سحر اینست کو دم می‌زند ** هر نفس قلب حقایق می‌کند
  • Sihrin hali budur; afsunlar, üfürür, her an hakikatleri başka bir şekle çevirir.
  • آدمی را خر نماید ساعتی ** آدمی سازد خری را وآیتی
  • Bir an gelir, insanı eşek gösterir… Bir an gelir eşeği şaşılacak bir adam şekline bürür!
  • این چنین ساحر درون تست و سر ** ان فی الوسواس سحرا مستتر
  • İşte senin içinde böyle bir sihirbaz gizlidir. Vesveselerde daimî bir sihir kudreti vardır!
  • اندر آن عالم که هست این سحرها ** ساحران هستند جادویی‌گشا 4075
  • Fakat bu sihirlerin hüküm sürdüğü âlemde öyle sihirbazlar da var ki sihirlerin hükmünü gideriverirler.
  • اندر آن صحرا که رست این زهر تر ** نیز روییدست تریاق ای پسر
  • Bu kuvvetli zehrin bittiği ovada tiryak da bitmiştir ey oğul!
  • گویدت تریاق از من جو سپر ** که ز زهرم من به تو نزدیکتر
  • Tiryak, sana “Gel, beni kendine siper et… Ben, sana zehirden daha yakınım.
  • گفت او سحرست و ویرانی تو ** گفت من سحرست و دفع سحر او
  • Onun sözü sihirdir, seni yıkar harap eder… Benim sözüm de sihir ama onun sihrini defeder” der!
  • مکرر کردن عاذلان پند را بر آن مهمان آن مسجد مهمان کش
  • Konuk öldüren mescide konuklamak isteyeni menetmeye kalkışanların tekrar ona öğüt vermeleri
  • گفت پیغامبر که ان فی البیان ** سحرا و حق گفت آن خوش پهلوان
  • O güzel yiğit, o Peygamber; “Sözde sihir hassası var” dedi, doğru da söyledi.
  • هین مکن جلدی برو ای بوالکرم ** مسجد و ما را مکن زین متهم 4080
  • Ey kerem sahibi kendine gel, yiğitlik taslama, mescidimizi de töhmet altında bırakma, bizi de!
  • که بگوید دشمنی از دشمنی ** آتشی در ما زند فردا دنی
  • Bir düşman düşmanlığından bir söz söyler… Bir alçak, yarın bize bir ateştir salar…
  • که بتاسانید او را ظالمی ** بر بهانه‌ی مسجد او بد سالمی
  • Onu zalimin birisi boğdu, mescidi de kurtulmak için bahane etti.
  • تا بهانه‌ی قتل بر مسجد نهد ** چونک بدنامست مسجد او جهد
  • Mescidin adı çıkmış zaten. O da konuk, mescitte konukladı da öldü derler, ben de kurtulurum dedi, diyebilir.
  • تهمتی بر ما منه ای سخت‌جان ** که نه‌ایم آمن ز مکر دشمنان
  • Ey canı pek adam, bizi töhmet altında bırakma… Zaten düşmanların hilelerinden emin değiliz.
  • هین برو جلدی مکن سودا مپز ** که نتان پیمود کیوان را بگز 4085
  • Hadi yürü, yiğitliğini bırak, bu ham sevdayı pişirmeye kalkışma. Zuhal yıldızı arşınla ölçülemez!
  • چون تو بسیاران بلافیده ز بخت ** ریش خود بر کنده یک یک لخت لخت
  • Senin gibi çokları bahttan, talihten dem vurdular ama sonunda birer birer, tutam tutam sakallarını yoldular!
  • هین برو کوتاه کن این قیل و قال ** خویش و ما را در میفکن در وبال
  • Aklını başına al da bu dedikoduyu kısa kes, yürü git… Kendini de vebale sokma, bizi de!”
  • جواب گفتن مهمان ایشان را و مثل آوردن بدفع کردن حارس کشت به بانگ دف از کشت شتری را کی کوس محمودی بر پشت او زدندی
  • Konuğun, onlara sırtına Sultan Mahmud’un davulu konmuş ve nöbet vurulması âdet olmuş deveyi bile defle kuşları kaçıran ekin bekçisinin kaçırdığını anlatarak misal getirmek suretiyle cevap vermesi
  • گفت ای یاران از آن دیوان نیم ** که ز لا حولی ضعیف آید پیم
  • Dedi ki: “Dostlar, ben bir Lâhavle’yle ürküp kaçacak şeytanlardan değilim.
  • کودکی کو حارس کشتی بدی ** طبلکی در دفع مرغان می‌زدی
  • Bir çocuk, ekin bekçiliği yapar ve yanındaki defi çalarak kuşları kaçırırdı.
  • تا رمیدی مرغ زان طبلک ز کشت ** کشت از مرغان بد بی خوف گشت 4090
  • Kuşlar, o küçücük defin sesini duyup tarladan kaçarlar, ekinler de zararlı kuşlardan kurtulurdu.
  • چونک سلطان شاه محمود کریم ** برگذر زد آن طرف خیمه‌ی عظیم
  • Kerem sahibi Sultan Mahmud’un yolu, o taraflara düştü, koca otağı o civara kuruldu.
  • با سپاهی همچو استاره‌ی اثیر ** انبه و پیروز و صفدر ملک‌گیر
  • Gökteki yıldızlar kadar çok, talihleri aydın, saflar yaran, ülkeler alan ordusuyla oraya kondu.
  • اشتری بد کو بدی حمال کوس ** بختیی بد پیش‌رو همچون خروس
  • Bir de horoz gibi önde giden esrik bir deve vardı ki nöbet davulunu sırtına yüklemişlerdi.
  • بانگ کوس و طبل بر وی روز و شب ** می‌زدی اندر رجوع و در طلب
  • Nöbet, gidişte de onun sırtında vurulurdu, gelişe de.