English    Türkçe    فارسی   

3
4375-4399

  • این چو سازنده ولی سوزنده‌ای ** و آن گه وصلت دل افروزنده‌ای 4375
  • Bu zahirî mum çok işler bitirir, fakat hakikatte adamı yakar. Din mumuysa vuslat zamanı gönül aydınlatır.
  • شکل شعله‌ی نور پاک سازوار ** حاضران را نور و دوران را چو نار
  • Allah’a lâyık olan pak nurun şulesi, ona ulaşanlara nur görünür ama ondan uzak kalanlara ateş gibidir.
  • ملاقات آن عاشق با صدر جهان
  • O âşığın Sadr-ı Cihan’la buluşması
  • آن بخاری نیز خود بر شمع زد ** گشته بود از عشقش آسان آن کبد
  • O Buhara’lı âşık da kendisini muma atmıştı. O zahmet, aşkı yüzünden kendine kolay gelmekteydi.
  • آه سوزانش سوی گردون شده ** در دل صدر جهان مهر آمده
  • Her şeyi yakıp yandıran ahı, göklere yüceliyordu. Sadr-ı Cihan’ın gönlüne merhamet gelmişti.
  • گفته با خود در سحرگه کای احد ** حال آن آواره‌ی ما چون بود
  • O bir suç işledi, biz de o suçu gördük. Fakat “Ey Allah, acaba o avaremizin hali nasıl?
  • او گناهی کرد و ما دیدیم لیک ** رحمت ما را نمی‌دانست نیک 4380
  • Bir seher vakti kendi kendisine diyordu ki merhametimizi adamakıllı bilmiyordu ki.
  • خاطر مجرم ز ما ترسان شود ** لیک صد اومید در ترسش بود
  • Suçlu kişinin gönlüne bizden bir korkudur var… Fakat korkusunda yüzlerce ümit gizli.
  • من بترسانم وقیح یاوه را ** آنک ترسد من چه ترسانم ورا
  • Ben utanmayan ve korkmayan kişiyi korkuturum. Zaten benden korkanı neye korkutayım.
  • بهر دیگ سرد آذر می‌رود ** نه بدان کز جوش از سر می‌رود
  • Ateş, soğuk tencerenin altına konur; kaynayan coşkunluğundan baştan çıkan tencerenin altına değil!
  • آمنان را من بترسانم به علم ** خایفان را ترس بردارم به حلم
  • Benden emin olanları bilgimle korkuturum; korkanlarınsa korkularını teskin ederim.
  • پاره‌دوزم پاره در موضع نهم ** هر کسی را شربت اندر خور دهم 4385
  • Ben yamacıyım, yamanması icap eden yeri yamarım. Herkese nabzına göre şerbet veririm.
  • هست سر مرد چون بیخ درخت ** زان بروید برگهاش از چوب سخت
  • Kişinin sırrı ağacın köküne benzer. Yaprakları, o kökten feyz alırda kupkuru gövdesinden çıkar, yeşerir.
  • درخور آن بیخ رسته برگها ** در درخت و در نفوس و در نهی
  • Yapraklar, köke göredir. Ağaçta böyle olduğu gibi nefislerle akıllarda da böyledir.
  • برفلک پرهاست ز اشجار وفا ** اصلها ثابت و فرعه فی السما
  • Vefa ağaçlarından göklere yücelmiş kollar, kanatlar var... Kökleri yerli yerinde de ferileri gökte.
  • چون برست از عشق پر بر آسمان ** چون نروید در دل صدر جهان
  • Aşk yüzünden gökte kollar, kanatlar meydana gelirde Sadr-ı Cihan’ın gönlüne nasıl merhamet gelmez.
  • موج می‌زد در دلش عفو گنه ** که ز هر دل تا دل آمد روزنه 4390
  • Gönlünde o suçu affetme denizi dalgalanmaya başladı… Zaten gönülden gönüle pencere vardır!
  • که ز دل تا دل یقین روزن بود ** نه جدا و دور چون دو تن بود
  • Gönülden gönüle pencere olduğu muhakkak. İki gönül iki ten gibi birbirinden ayrı ve uzak kalamaz.
  • متصل نبود سفال دو چراغ ** نورشان ممزوج باشد در مساغ
  • İki kandilin yağ konan kapları birbirine bitişik değildir ama ışıkları katışmış birleşmiştir.
  • هیچ عاشق خود نباشد وصل‌جو ** که نه معشوقش بود جویای او
  • Hiçbir âşık yoktur ki sevgilisinin vuslatını arasın. Dilesin de sevgilisi onu aramasın, dilemesin!
  • لیک عشق عاشقان تن زه کند ** عشق معشوقان خوش و فربه کند
  • Fakat aşk, âşıkların vücutlarını inceltir, zayıflatır… Sevgililerin vücutlarını ise güzelleştirir, semirtir.
  • چون درین دل برق مهر دوست جست ** اندر آن دل دوستی می‌دان که هست 4395
  • Bu gönülden sevgi ve şimşeği çaktı mı bil ki o gönülde de sevgi vardır.
  • در دل تو مهر حق چون شد دوتو ** هست حق را بی گمانی مهر تو
  • Gönlünde Allah sevgisi arttı mı şüphe yok ki Allah seni seviyor.
  • هیچ بانگ کف زدن ناید بدر ** از یکی دست تو بی دستی دگر
  • Tek elin sesi çıkmaz. Öbür elin olmadıkça, iki elin birbirine vurulmadıkça ne ses çıkar, ne seda!
  • تشنه می‌نالد که ای آب گوار ** آب هم نالد که کو آن آب‌خوار
  • Susuz, ey tatlı su diye ağlar, inler ama su da nerede o susamış, diye ağlar, inler!
  • جذب آبست این عطش در جان ما ** ما از آن او و او هم آن ما
  • Bizdeki bu susuzluk suyun bizi çekmesinden ileri gelir… Biz suyunuz, su bizim.