English    Türkçe    فارسی   

3
4518-4542

  • آنچنان شادند در ذل و تلف ** همچو ما در وقت اقبال و شرف
  • Onlar, biz ikbale erişip yücelince nasıl neşelenirsek horluğa düşüp ellerindekini telef edince öyle neşelenirler.
  • برگ بی‌برگی همه اقطاع اوست ** فقر و خواریش افتخارست و علوست
  • Bu çeşit adamın malı, geliri, yokluk varlığından ibarettir. Yoksulluk, horluk, ona iftihardır, yüceliktir.
  • آن یکی گفت ار چنانست آن ندید ** چون بخندید او که ما را بسته دید 4520
  • Esirlerden biri dedi ki: “Peki niçin Peygamber, bizim halimizi görmedi. Bizi böyle zincirlere vurulmuş görünce nasıl oldu da güldü.
  • چونک او مبدل شدست و شادیش ** نیست زین زندان و زین آزادیش
  • Hani onun huyları değişmişti, hani o Allah huylarıyla huylanmıştı da neşesi ne bu zindanın lezzetlerindendi, ne bu zindandan kurtulduğundan.
  • پس به قهر دشمنان چون شاد شد ** چون ازین فتح و ظفر پر باد شد
  • Pekâlâ ya neden düşmanlarının kahroluşundan neşeleniyor, neden bu fetihten bu zaferden gururlanıyor?
  • شاد شد جانش که بر شیران نر ** یافت آسان نصرت و دست و ظفر
  • Erkek aslanlara kolayca üstün geldi, muzaffer oldu diye neşelenmekte.
  • پس بدانستیم کو آزاد نیست ** جز به دنیا دلخوش و دلشاد نیست
  • Gayri anladık ki o da hür değil… Dünyadan başka hiçbir şeyle memnun değil, başka bir şeyden gönlü şad olmuyor?
  • ورنه چون خندد که اهل آن جهان ** بر بد و نیک‌اند مشفق مهربان 4525
  • Yoksa nasıl gülebilir ki? O dünya ehli, iyiye de merhamet eder, kötüye de... İyiyi de esirger, kötüyü de”
  • این بمنگیدند در زیر زبان ** آن اسیران با هم اندر بحث آن
  • Esirler, birbirleriyle bunu konuşuyor, birbirlerine bunu fısıldıyorlardı.
  • تا موکل نشنود بر ما جهد ** خود سخن در گوش آن سلطان برد
  • Memur duymasın, duyarsa o padişaha söyler, sözlerimiz kulağına gider diye fısıltıyla konuşuyorlardı.
  • آگاه شدن پیغامبر علیه السلام از طعن ایشان بر شماتت او
  • Peygamber aleyhisselâm’ın onların kınamalarını dırıltılarını duyması
  • گرچه نشنید آن موکل آن سخن ** رفت در گوشی که آن بد من لدن
  • Memur, o sözü duymadı ama Allah bilgisine sahip olan Peygamber’in kulağına vardı.
  • بوی پیراهان یوسف را ندید ** آنک حافظ بود و یعقوبش کشید
  • Yusuf’un gömleğini alıp götüren, gömleğin kokusunu duymadı da Yakup duydu.
  • آن شیاطین بر عنان آسمان ** نشنوند آن سر لوح غیب‌دان 4530
  • Şeytanlar, gökyüzünün çevresinde döner, dolaşırlar da yine Levh-i Mahvuz’daki gayp sırlarını duyamazlar.
  • آن محمد خفته و تکیه زده ** آمده سر گرد او گردان شده
  • Muhammed’se dayanıp yatmış, uyurken o sır gelir, başucunda döner durur!
  • او خورد حلوا که روزیشست باز ** آن نه کانگشتان او باشد دراز
  • Helvayı kime nasipse o yer; parmakları uzun olan değil!
  • نجم ثاقب گشته حارس دیوران ** که بهل دزدی ز احمد سر ستان
  • Delici Şahab, şeytanları, hırsızlığı bırakın da Ahmed’ den sır öğrenin diye kovar, sürer.
  • ای دویده سوی دکان از پگاه ** هین به مسجد رو بجو رزق اله
  • Ey iki gözünü de dükkâna dikmiş, ümidini oraya bağlamış adam, kendine gel, mescide yürü de rızkını Allah’tan iste!
  • پس رسول آن گفتشان را فهم کرد ** گفت آن خنده نبودم از نبرد 4535
  • Peygamber, onların sözlerini duyup söylediklerini anladı da dedi ki: O gülüş, savaşta galebe ettim diye değil ki.
  • مرده‌اند ایشان و پوسیده‌ی فنا ** مرده کشتن نیست مردی پیش ما
  • Onlar ölmüşlerdir, yokluk âleminde çürüyüp gitmişlerdir. Bizce ölüyü öldürmeye kalkışmak erlik değildir.
  • خود کیند ایشان که مه گردد شکاف ** چونک من پا بفشرم اندر مصاف
  • Onlar da kim oluyor ki? Ben savaşta ayak diredim mi ay bile yarılır!
  • آنگهی کزاد بودیت و مکین ** مر شما را بسته می‌دیدم چنین
  • Hani hür olduğumuz, mevki ve şeref sahibi olduğunuz zamanlar yok mu? İşte ben, o vakit sizi böyle bağlanmış zincirlere vurulmuş görüyordum.
  • ای بنازیده به ملک و خاندان ** نزد عاقل اشتری بر ناودان
  • Ey malla, mülkle, soyla, sopla nazlanan, sen akıllı kişinin yanında oluk üstündeki devesin!
  • نقش تن را تا فتاد از بام طشت ** پیش چشمم کل آت آت گشت 4540
  • Ten suretinin leğeni damdan düşünce gelecek gelir çatar sözü gözümün önünde tahakkuk etti, gelecek şeyler geldi çattı!
  • بنگرم در غوره می بینم عیان ** بنگرم در نیست شی بینم عیان
  • Üzüme bakıyor, şarabı görüyorum… Yok’a bakıyorum, açıkça var’ı görüyorum.
  • بنگرم سر عالمی بینم نهان ** آدم و حوا نرسته از جهان
  • Sırra bakmakta, daha dünyada Âdem’le Havva vücuda gelmemişken gizli bir âlem görmekteyim.