English    Türkçe    فارسی   

3
613-637

  • گفت این دم با قیامت شد شبیه ** تا برادر شد یفر من اخیه
  • Şehirli dedi ki: “Bu an, tam kıyamete benzedi: Kardeş, kardeşinden kaçmada!”
  • شرح می‌کردش که من آنم که تو ** لوتها خوردی ز خوان من دوتو
  • Şehirli, köylüye “ Soframdan fazlasıyla yemek yemedin mi sen? Ben o adam değil miyim?
  • آن فلان روزت خریدم آن متاع ** کل سر جاوز الاثنین شاع 615
  • Filan gün sana feşman şey almadım mıydı, seninle buluşup görüşmez miydik?
  • سر مهر ما شنیدستند خلق ** شرم دارد رو چو نعمت خورد حلق
  • Halk, aramızda ki sevgiyi duymuş, işitmiştir. Boğaz, nimet yerse yüz utanır” diye anlatıp duruyor.
  • او همی‌گفتش چه گویی ترهات ** نه ترا دانم نه نام تو نه جات
  • Köylü de “Saçma sapan ne söylenip duruyorsun ki? Ne seni tanıyorum, ne adını, ne yerini!” diyordu.
  • پنجمین شب ابر و بارانی گرفت ** کاسمان از بارشش دارد شگفت
  • Beşinci gece gökyüzünü bulutlar kapladı, bir yağmur başladı ki gök bile bu yağışa şaşa kaldı.
  • چون رسید آن کارد اندر استخوان ** حلقه زد خواجه که مهتر را بخوان
  • Artık bıçak kemiğe dayanınca şehirli “Ev sahibini çağırın” diye kapının halkasını döğmeye başladı.
  • چون بصد الحاح آمد سوی در ** گفت آخر چیست ای جان پدر 620
  • Köylü, yüzlerce ısrardan sonra nihayet kapıya gelip “Babasının canı ne istersin, ne var” deyince
  • گفت من آن حقها بگذاشتم ** ترک کردم آنچ می‌پنداشتم
  • Şehirli, dedi ki: “Bunca haktan vazgeçtim, bütün zanlarımı, düşüncelerimi terk ettim.
  • پنج‌ساله رنج دیدم پنج روز ** جان مسکینم درین گرما و سوز
  • Zavallı cancağızım, beş günde bu sıcakta yanıp şu soğukta donarak beş yıllık zahmet çekti.”
  • یک جفا از خویش و از یار و تبار ** در گرانی هست چون سیصد هزار
  • Bildikten, dosttan, soydan gelen bir cefa, ağyarın üç yüz bin cefasına eşittir.
  • زانک دل ننهاد بر جور و جفاش ** جانش خوگر بود با لطف و وفاش
  • Çünkü insan, eşin dostun cevrü cefada bulunacağını ummaz, tabiatı daima onun lütfuna, vefasına alışmıştır.
  • هرچه بر مردم بلا و شدتست ** این یقین دان کز خلاف عادتست 625
  • İnsanların uğradıkları belâ ve mihnet, dikkat edersen anlarsın ki alışmadıkları şeylerden meydana gelir.
  • گفت ای خورشید مهرت در زوال ** گر تو خونم ریختی کردم حلال
  • Şehirli: “Ey sevgi güneşi zevale erişen arkadaş, kanımı bile döksen helâl ederim.
  • امشب باران به ما ده گوشه‌ای ** تا بیابی در قیامت توشه‌ای
  • Yalnız şu yağışlı gecede bize bir bucak ver de kıyametten sen de bunun ecrine nail ol” dedi.
  • گفت یک گوشه‌ست آن باغبان ** هست اینجا گرگ را او پاسبان
  • Köylü, “Orada bağcının sığındığı bir bucak var. Bağcı, o bucakta kurtları bekler.
  • در کفش تیر و کمان از بهر گرگ ** تا زند گر آید آن گرگ سترگ
  • Kurt gelirse öldürmek için eline yayını, okunu alır, bekler durur.
  • گر تو آن خدمت کنی جا آن تست ** ورنه جای دیگری فرمای جست 630
  • Sen de o zahmeti çekebilirsen ne âlâ, orası senin olsun. Fakat bu işi başaramazsan kendine başka bir yer ara” deyince,
  • گفت صد خدمت کنم تو جای ده ** آن کمان و تیر در کفم بنه
  • Şehirli dedi ki: “Sana yüzlerce hizmette bulunayım, sen tek yer ver. O yayı, oku da ver elime.
  • من نخسپم حارسی رز کنم ** گر بر آرد گرگ سر تیرش زنم
  • Ben uyumam, üzümleri beklerim. Kurt gelirse tam kellesinden vururum.
  • بهر حق مگذارم امشب ای دودل ** آب باران بر سر و در زیر گل
  • İkiyüzlü münafık. Allah için olsun sen beni gece vakti yağmur altında, çamur üstünde bırakma da!”
  • گوشه‌ای خالی شد و او با عیال ** رفت آنجا جای تنگ و بی مجال
  • O bucak boşaltılınca şehirli, çoluk, çocuğuyla beraber o daracık, o dönüp kımıldamağa bile imkânsız yere gitti.
  • چون ملخ بر همدگر گشته سوار ** از نهیب سیل اندر کنج غار 635
  • Selden, mağara bucağına sığınmış çekirgeler gibi âdeta birbirlerinin üstüne binmişlerdi.
  • شب همه شب جمله گویان ای خدا ** این سزای ما سزای ما سزا
  • Bütün gece “Aman Yarabbi, sen acı. Biz değil buna, hatta bunun iki yüz misline bile lâyığız.
  • این سزای آنک شد یار خسان ** یا کسی کرداز برای ناکسان
  • Aşağılık kişilerle dost olanın, adam olmayanlara adamlık gösterenlerin lâyığı budur.