English    Türkçe    فارسی   

4
3713-3737

  • گفت تو کوهی دگرها چیستند ** که به پیش عظم تو بازیستند
  • Dedi ki: Sen dağsan öbür dağlar ne? Onlar senin yanında bir oyuncak âdeta!
  • گفت رگهای من‌اند آن کوهها ** مثل من نبوند در حسن و بها
  • Kaf dağı dedi ki: O dağlar, benim damarlarımdır... onlar, güzellikte, alımda bana eş olmazlar.
  • من به هر شهری رگی دارم نهان ** بر عروقم بسته اطراف جهان 3715
  • Benim her şehirde gizli bir damarım vardır... âlemin çevresi damarlarıma bağlıdır.
  • حق چو خواهد زلزله‌ی شهری مرا ** گوید او من بر جهانم عرق را
  • Allah, bir şehirde yer deprentisi yapmak isterse bana söyler, ben oraya varan damarı oynatırım.
  • پس بجنبانم من آن رگ را بقهر ** که بدان رگ متصل گشتست شهر
  • O şehre ulaşan damarı kahırla oynattım mı orada yer deprenir.
  • چون بگوید بس شود ساکن رگم ** ساکنم وز روی فعل اندر تگم
  • Allah yeter deyince damarım yatışır... durur görünürüm ama daima işteyim ben!
  • هم‌چو مرهم ساکن و بس کارکن ** چون خرد ساکن وزو جنبان سخن
  • Merhem gibi dururum ama hayli iş görürüm... akıl gibi hani; o da durur ama söz, ondan doğar, harekete gelir.
  • نزد آنکس که نداند عقلش این ** زلزله هست از بخارات زمین 3720
  • Fakat bunu aklı kavramayana göre yer deprentisi yerdeki buharlardan olur.
  • موری بر کاغذ می‌رفت نبشتن قلم دید قلم را ستودن گرفت موری دیگر کی چشم تیزتر بود گفت ستایش انگشتان را کن کی آن هنر ازیشان می‌بینم موری دگر کی از هر دو چشم روشن‌تر بود گفت من بازو را ستایم کی انگشتان فرع بازواند الی آخره
  • Bir karınca, kağıtta giderken kalemin yazı yazdığını görüp kalemi öğmeğe başladı. Gözü keskin olan başka bir karınca, ben görüyorum dedi.. bu hüner parmaklardan;parmakları öğ. Gözü ikisinden de daha iyi gören bir başka karınca dedi ki: Ben,kolu öğerim; çünkü parmaklar, kolun fer'idir saire..
  • مورکی بر کاغذی دید او قلم ** گفت با مور دگر این راز هم
  • Bir karıncacık, kâğıt üstünde kalemi gördü; bu sırrı bir başka karıncaya söyledi.
  • که عجایب نقشها آن کلک کرد ** هم‌چو ریحان و چو سوسن‌زار و ورد
  • Dedi ki: O kalem, kağıdı fesleğen, süsen ve gül bahçesi haline getirdi... acayip şekiller yaptı.
  • گفت آن مور اصبعست آن پیشه‌ور ** وین قلم در فعل فرعست و اثر
  • O karınca, o sanatı yapan parmaklardır... şu kalem, yaptığı işte parmaklara tabidir, parmakların fer-i ve eseridir dedi.
  • گفت آن مور سوم کز بازوست ** که اصبع لاغر ز زورش نقش بست
  • Üçüncü karınca dedi ki: Hayır... onları yapan koldur. Arık parmaklar, onun kuvvetiyle o nakışları çizdi.
  • هم‌چنین می‌رفت بالا تا یکی ** مهتر موران فطن بود اندکی 3725
  • Böylece her biri bahiste ileriye doğru gitti. Nihayet birazcık anlayışı olan ve karıncaların ulusu bulunan bir karınca,
  • گفت کز صورت مبینید این هنر ** که به خواب و مرگ گردد بی‌خبر
  • Dedi ki: Bu hüneri, suret yapıyor sanmayın, öyle görmeyin! Suret, uykuda ve ölümde bundan bihaberdir.
  • صورت آمد چون لباس و چون عصا ** جز به عقل و جان نجنبد نقشها
  • Suret elbise ve sopa gibidir... bu nakışları, akıldan, candan başka bir şey yapamaz!
  • بی‌خبر بود او که آن عقل و فاد ** بی ز تقلیب خدا باشد جماد
  • Halbuki o da, akılla canın, Allahnın döndürüp hareket ettirmesi olmazsa cansız bir şeyden ibaret olduğunu bilmiyordu.
  • یک زمان از وی عنایت بر کند ** عقل زیرک ابلهیها می‌کند
  • Allah, akıldan bir an inayeti kesti mi zeka sahibi olan akıl, aptallılar yapar.
  • چونش گویا یافت ذوالقرنین گفت ** چونک کوه قاف در نطق سفت 3730
  • Zülkarneyn, Kafdağı'nın konuştuğunu, söz incilerini deldiğini görünce,
  • کای سخن‌گوی خبیر رازدان ** از صفات حق بکن با من بیان
  • Dedi ki: Ey sırları bilen ve her şeyden haberi olan, söz söyleyen dağ, bana Allah sanatlarından bahset.
  • گفت رو کان وصف از آن هایل‌ترست ** که بیان بر وی تواند برد دست
  • Kaf dağı dedi ki: Yürü... Allah sanatları söylenebilmekten söze gelmekten çok üstündür.
  • یا قلم را زهره باشد که به سر ** بر نویسد بر صحایف زان خبر
  • Yahut kalemin ne haddi vardır ki sayfalara o sanatların nişânesini yazabilsin!
  • گفت کمتر داستانی باز گو ** از عجبهای حق ای حبر نکو
  • Zülkarneyn, ona ait küçük bir hikâye olsun söyle... Allahnın şaşılacak kudretlerinden bahset ey iyi huylu âlim dedi.
  • گفت اینک دشت سیصدساله راه ** کوههای برف پر کردست شاه 3735
  • Kaf dağı dedi ki: "İşte sana üç yüz yıllık yol olan şu ova. Padişah, onu kar dağlarıyla doldurmuştur.
  • کوه بر که بی‌شمار و بی‌عدد ** می‌رسد در هر زمان برفش مدد
  • Dağ, dağın üstüne sayısız olarak yığılmıştır... daha da her zaman oraya kar yağıp durmada!
  • کوه برفی می‌زند بر دیگری ** می‌رساند برف سردی تا ثری
  • Bir kar dağının üstüne başka bir kar dağı yığılıp durmada... karın soğukluğu, ta yerin dibine kadar işlemede!