English    Türkçe    فارسی   

5
336-360

  • هم‌چنین هر قوم چون پروانگان  ** گرد شمعی پرزنان اندر جهان 
  • Her bölük pervaneler gibi alemde bir mumun etrafında dönüp dolaşır.
  • خویشتن بر آتشی برمی‌زنند  ** گرد شمع خود طوافی می‌کنند 
  • Kendilerini bir ateşe vururlar ama hakikatte kendi mumlarının çevresinde dolanmaktadırlar.
  • بر امید آتش موسی بخت  ** کز لهیبش سبزتر گردد درخت 
  • Alevinden ağacın daha ziyade yeşerdiği bahtı yaver Musa’nın ateşini umarlar.
  • فضل آن آتش شنیده هر رمه  ** هر شرر را آن گمان برده همه 
  • Her sürü o ateşin ihsanını duymuştur; herkes her kıvılcımı o ateş sanır.
  • چون برآید صبحدم نور خلود  ** وا نماید هر یکی چه شمع بود  340
  • Fakat sabah çağı, ebedilik nuru doğdu mu her biri, etrafında döndüğü nurun ne biçim bir mum olduğunu görür.
  • هر کرا پر سوخت زان شمع ظفر  ** بدهدش آن شمع خوش هشتاد پر 
  • Kim o zafer mumu ile kanadını yakmış ise o mum, ona seksen tane kanat bağışlar.
  • جوق پروانه‌ی دو دیده دوخته  ** مانده زیر شمع بد پر سوخته 
  • Nice pervaneler iki gözlerini yummuşlardır da kötü bir muma atılmışlardır, kanatlarını yakıp onun altına düşe kalmışlardır.
  • می‌طپد اندر پشیمانی و سوز  ** می‌کند آه از هوای چشم‌دوز 
  • Pişmanlıkla, hararetle çırpınıp dururlar. Gözlerinin bağı olmasına, böylece bir havaya körcesine düşmelerine ah ederler.
  • شمع او گوید که چون من سوختم  ** کی ترا برهانم از سوز و ستم 
  • Mum da ben yandım, seni yanmadan, cefa ve elemden nasıl kurtarabilirdim? der.
  • شمع او گریان که من سرسوخته  ** چون کنم مر غیر را افروخته  345
  • Mum da ağlaya ağlaya der ki: Benim bile başım yandı, artık başkasını nasıl aydınlatabilirim?
  • تفسیر یا حسرة علی العباد 
  • “Ey hasret, hazır ol o kullara ki” ayetinin tefsiri
  • او همی گوید که از اشکال تو  ** غره گشتم دیر دیدم حال تو 
  • O “Senin ahvaline baktım da gururlandım, halini geç gördüm” der.
  • شمع مرده باده رفته دلربا  ** غوطه خورد از ننگ کژبینی ما 
  • Mum sönmüş, şarap bitmiş, sevgili de bizim eğri görüşümüzden utanmış, dalgalara batmış, gömülmüştür.
  • ظلت الارباح خسرا مغرما  ** نشتکی شکوی الی الله العمی 
  • Faydalar, ziyanın ve helakin ta kendisi olmuştur. Artık, körlükten Allahya şikayet et dur.
  • حبذا ارواح اخوان ثقات  ** مسلمات مومنات قانتات 
  • Halbuki ne güzeldir inanılır müslüman, iman sahibi ve ibadet edip duran kardeşlerin ruhları.
  • هر کسی رویی به سویی برده‌اند  ** وان عزیزان رو به بی‌سو کرده‌اند  350
  • Herkes bir yana yüz tutmuştur. O azizlerse hiç yanda olmayana yüz çevirmişlerdir.
  • هر کبوتر می‌پرد در مذهبی  ** وین کبوتر جانب بی‌جانبی 
  • Her güvercin bir yana uçmuştur, bu güvercinse cihetsizlik tarafına!
  • ما نه مرغان هوا نه خانگی  ** دانه‌ی ما دانه‌ی بی‌دانگی 
  • Biz ne hava kuşlarıyız, ne ev kuşları. Bizim yemimiz yemsizlik yemidir.
  • زان فراخ آمد چنین روزی ما  ** که دریدن شد قبادوزی ما 
  • Onun için rızkımız böyle bol bol gelmededir; çünkü, bizim elbise dikmemiz elbiseyi yırtmaktır!
  • سبب آنک فرجی را نام فرجی نهادند از اول 
  • Fereciye önce fereci denmesinin sebebi
  • صوفیی بدرید جبه در حرج  ** پیشش آمد بعد به دریدن فرج 
  • Sofinin biri bir iç sıkıntısına uğradı, cüppesinin önünü yırttı, ondan sonra ferahladı.
  • کرد نام آن دریده فرجی  ** این لقب شد فاش زان مرد نجی  355
  • O yırtık cüppeye fereci (ferahlık) adını koydu. Bu lâkap, o kurtulmuş adamdan sonra yayıldı.
  • این لقب شد فاش و صافش شیخ برد  ** ماند اندر طبع خلقان حرف درد 
  • Yayıldı ama safını şeyh aldı, götürdü, halka tortudan ibaret olan adı kaldı.
  • هم‌چنین هر نام صافی داشتست  ** اسم را چون دردیی بگذاشتست 
  • Böylece her şeyin bir saf ve tortusuz tarafı vardır, adını da tortu gibi aleme bırakmıştır.
  • هر که گل خوارست دردی را گرفت  ** رفت صوفی سوی صافی ناشکفت 
  • Kim toprak yemeyi adet edinmişse tortuya yapışmıştır. Sofi ise hemencecik safın bulunduğu tarafa gider.
  • گفت لابد درد را صافی بود  ** زین دلالت دل به صفوت می‌رود 
  • Elbette tortunun bir safı vardır der ve gönül, bu delaletle saflığa varır, ulaşır.
  • درد عسر افتاد و صافش یسر او  ** صاف چون خرما و دردی بسر او  360
  • Tortu güçlüktür, safı da kolaylığı. Saf, hurmaya benzer, tortu da hurma çağlasına.