English    Türkçe    فارسی   

6
2161-2185

  • پس حکم کرد آتشی را و نکر  ** تا شود حل مشکل آن دو نفر 
  • O iki taifenin müşkülü halledilsin diye ateşi, azabı hakem yaptı.
  • دور دور و قرن قرن این دو فریق  ** تا به فرعون و به موسی شفیق 
  • Devir devir zaman zaman bu iki fırka, Firavunla esirgeyici Musa’nın zamanına kadar
  • سالها اندر میانشان حرب بود  ** چون ز حد رفت و ملولی می‌فزود 
  • Yıllarca savaştı. Aralarındaki savaş bitmedi tükenmedi. Bu iş, haddi aşıp usanç verince de
  • آب دریا را حکم سازید حق  ** تا که ماند کی برد زین دو سبق 
  • Tanrı, denizi hakem yaptı; bakalım hangisi öndülü alacak dedi.
  • هم‌چنان تا دور و طور مصطفی  ** با ابوجهل آن سپهدار جفا  2165
  • Mustafa’nın devrine, onun zuhuruna kadar bu böyle gitti. O zuhur edince Ebucehil’le o cefa askerinin başbuğuyla savaştı.
  • هم نکر سازید از بهر ثمود  ** صیحه‌ای که جانشان را در ربود 
  • Tanrı, Semud kavmi için, bir haykırış hizmetkâr tuttu, onların canlarını alıverdi.
  • هم نکر سازید بهر قوم عاد  ** زود خیزی تیزرو یعنی که باد 
  • Âd kavmi için tez kalkan ve hızlı giden bir hizmetkârı tuttu, yeli kullandı.
  • هم نکر سازید بر قارون ز کین  ** در حلیمی این زمین پوشید کین 
  • Kaarun’un halini de bildi, onu defetmek için de yeryüzünü kullandı. Yer, halim olmakla beraber ona kinlendi, onu yuttu.
  • تا حلیمی زمین شد جمله قهر  ** برد قارون را و گنجش را به قعر 
  • Yerin halimliği âdeta kahroldu da Kaarun’u da dibine kadar sömürdü, hazinesini de.
  • لقمه‌ای را که ستون این تنست  ** دفع تیغ جوع نان چون جوشنست  2170
  • Bu bedenin direği lokmadır. Açlık kılıcına karşı ekmek, bir zırhtır.
  • چونک حق قهری نهد در نان تو  ** چون خناق آن نان بگیرد در گلو 
  • Öyle olduğu halde Tanrı, senin ekmeğine bir kahır mayası kodu mu o ekmek boğaz illeti gibi kursağında durur, boğazını sıkar, seni öldürür.
  • این لباسی که ز سرما شد مجیر  ** حق دهد او را مزاج زمهریر 
  • Seni soğuktan koruyan şu elbiseye Tanrı, zemheri mizacını verir.
  • تا شود بر تنت این جبه‌ی شگرف  ** سرد هم‌چون یخ گزنده هم‌چو برف 
  • Bu güzelim cüppe buz gibi soğuk olur, kar gibi ziyan verir.
  • تا گریزی از وشق هم از حریر  ** زو پناه آری به سوی زمهریر 
  • Kürkten de kaçarsın, ipekli elbisenden de. Ondan kaçar zemheriye sığınırsın.
  • تو دو قله نیستی یک قله‌ای  ** غافل از قصه‌ی عذاب ظله‌ای  2175
  • Sen iki dağ tepesi değilsin,bir dağ tepesisin, yalın kat bir adamsın sen. Zelle azabından gaafilsin.
  • امر حق آمد به شهرستان و ده  ** خانه و دیوار را سایه مده 
  • Şehire, köye Tanrı emri geldi: Eve, duvara, onlara gölge verme,
  • مانع باران مباش و آفتاب  ** تا بدان مرسل شدند امت شتاب 
  • Yağmura, güneşe mâni olma dendi. Bu suretle o ümmet peygamberlerinin yanına koştular.
  • که بمردیم اغلب ای مهتر امان  ** باقیش از دفتر تفسیر خوان 
  • Ey ulu kişi dediler, çoğumuz öldük. Artık arkasını tefsirden oku.
  • چون عصا را مار کرد آن چست‌دست  ** گر ترا عقلیست آن نکته بس است 
  • O eli sopalı er, sopayı yılan yaptı. Aklın varsa bu nükte sana yeter.
  • تو نظر داری ولیک امعانش نیست  ** چشمه‌ی افسرده است و کرده ایست  2180
  • Gözün var ama anlayışın yok. Âdeta donmuş bir kaynak, bir et parçası.
  • زین همی گوید نگارنده‌ی فکر  ** که بکن ای بنده امعان نظر 
  • Bunun içindir ki düşünceleri meydana getiren, bezeyen Tanrı, ey kul, anlayışlı bir surette bak demektedir.
  • آن نمی‌خواهد که آهن کوب سرد  ** لیک ای پولاد بر داود گرد 
  • Soğuk demiri döv demiyor, bunu istemiyor, fakat ey demir, hiç olmazsa Davut’un yanında dön dolaş!
  • تن بمردت سوی اسرافیل ران  ** دل فسردت رو به خورشید روان 
  • Bedenin ölmüş, İsrafil’in yanına koş. Gönlün donmuş, yürüyüp giden güneşe git.
  • در خیال از بس که گشتی مکتسی  ** نک بسوفسطایی بدظن رسی 
  • Hayallerden öyle libaslara büründün ki neredeyse kötü zanlı Sofestailere karışacaksın.
  • او خود از لب خرد معزول بود  ** شد ز حس محروم و معزول از وجود  2185
  • Sofestai’de zaten akıl yoktu. Bu yüzden duygudan da oldu, varlıktan da mahrum kaldı.