English    Türkçe    فارسی   

2
732-781

  • طمع خام است آن مخور خام ای پسر ** خام خوردن علت آرد در بشر
  • Ekmeğini biçmeyi dilemek ham tamahtır, oğul, o ham tamaha kapılma. Ham şey yemek insana hastalık verir.
  • کان فلانی یافت گنجی ناگهان ** من همان خواهم نه کار و نه دکان‏
  • Birisi bir define buluverir; ben de onu istiyorum, dükkânla, alışverişle ne işim var, der.
  • کار بخت است آن و آن هم نادر است ** کسب باید کرد تا تن قادر است‏
  • Baht işi bu, fakat nadirdir. Tende kudret oldukça çalışıp kazanmak gerek.
  • کسب کردن گنج را مانع کی است ** پا مکش از کار آن خود در پی است‏ 735
  • Çalışıp kazanmak define bulmaya mâni değil ya. Sen işten kalma da nasibinde varsa define de arkandan gelsin.
  • تا نگردی تو گرفتار اگر ** که اگر این کردمی یا آن دگر
  • Böyle yap ki “ Eğer” illetine uğramayasın, “ Eğer şunu yapsaydım yahut bunu yapsaydım” deyip tereddüde düşmeyesin.
  • کز اگر گفتن رسول با وفاق ** منع کرد و گفت آن هست از نفاق‏
  • Çünkü halkla hoş geçinen peygamber “ Eğer” demeyi menetti, “ Onu söylemek münafıklıktandır” dedi.
  • کان منافق در اگر گفتن بمرد ** وز اگر گفتن بجز حسرت نبرد
  • O münafık da “eğer” derken, işi şarta bağlarken öldü, bu şarta bağlayıştan öbür dünyaya ancak hasret götürebilirdi!
  • مثل
  • Temsil
  • آن غریبی خانه می‏جست از شتاب ** دوستی بردش سوی خانه‏ی خراب‏
  • Bir yabancı adam, acele bir ev arıyordu. Bir dostu onu harap bir eve götürüp
  • گفت او این را اگر سقفی بدی ** پهلوی من مر ترا مسکن شدی‏ 740
  • “ Eğer tavanı olsaydı benim yanı başımda ev sahibi olur, otururdum.
  • هم عیال تو بیاسودی اگر ** در میانه داشتی حجره‏ی دگر
  • Evde bir oda daha olsaydı çoluğun çocuğun rahat ederdi” dedi.
  • گفت آری پهلوی یاران خوش است ** لیک ای جان در اگر نتوان نشست‏
  • Adam dedi ki: “Evet, dostlara bitişik komşu olmak iyi, fakat “ Eğer” de oturmaya imkân yok!”
  • این همه عالم طلب‏کار خوشند ** وز خوش تزویر اندر آتشند
  • Bütün âlem, hoşluğu ister, bu yüzden de ateş içindedir.
  • طالب زر گشته جمله پیر و خام ** لیک قلب از زر نداند چشم عام‏
  • İhtiyar olsun, genç olsun herkes altın ister. Fakat herkesin gözü kalp parayı altından fark edemez ki.
  • پرتوی بر قلب زد خالص ببین ** بی‏محک زر را مکن از ظن گزین‏ 745
  • Halis altın kalp akçaya bir ziya, bir parıltı vermiştir. Fakat ayar olmadıkça zan ile altını seçmeye kalkışma.
  • گر محک داری گزین کن ور نه رو ** نزد دانا خویشتن را کن گرو
  • Ayarın varsa altın seç, yoksa yürü, kendini bilen bir kişiye teslim et.
  • یا محک باید میان جان خویش ** ور ندانی ره مرو تنها تو پیش‏
  • Yahut da ruhundan mihenk olmalı. Bilmiyorsan yapayalnız yola düşüp ilerleme.
  • بانگ غولان هست بانگ آشنا ** آشنایی که کشد سوی فنا
  • Yolda gulyabaniler vardır, sesleri bildik sesine seni mahvetmeğe çeken tanıdık sesine benzer.
  • بانگ می‏دارد که هان ای کاروان ** سوی من آیید نک راه و نشان‏
  • “Ey kervan halkı, buraya gelin; işte yol, iz buracıkta” diye bağırırlar.
  • نام هر یک می‏برد غول ای فلان ** تا کند آن خواجه را از آفلان‏ 750
  • Gulyabani kervan halkını yok etmek, onları da yok olanlara katmak için birer, birer adlarıyla çağırır.
  • چون رسد آن جا ببیند گرگ و شیر ** عمر ضایع راه دور و روز دیر
  • Çağrılan kişi, oraya varınca bir de bakar ki karşısında kurt, aslan. Ömrü zayi olmuş, yol uzun, gün de geçiyor.!
  • چون بود آن بانگ غول آخر بگو ** مال خواهم جاه خواهم و آبرو
  • Ey iyi huylu kişi, gulyabani sesi nasıldır? “Mal isterim, mevki isterim, şeref, isterim!” işte böyle.
  • از درون خویش این آوازها ** منع کن تا کشف گردد رازها
  • İçimden bu sesleri menet de sırlar keşfedilsin.
  • ذکر حق کن بانگ غولان را بسوز ** چشم نرگس را از این کرکس بدوز
  • Allah’ı an da gulyabanilerin seslerini mahvet. Nergis gibi olan gözünü bu gergese karşı kapa.
  • صبح کاذب را ز صادق واشناس ** رنگ می را باز دان از رنگ کاس‏ 755
  • Subhu sadıkı, subhu kâzipten, şarabın rengini kadehin renginden ayırt et ki.
  • تا بود کز دیده‏گان هفت رنگ ** دیده‏ای پیدا کند صبر و درنگ‏
  • Bu sabır ve sebatla şu yedi renkli zahiri gözden başka bir göz elde edersin.
  • رنگها بینی بجز این رنگها ** گوهران بینی به جای سنگها
  • O gözle bu renklerden başka renkler, taşlar yerine mücevherler görürsün.
  • گوهر چه بلکه دریایی شوی ** آفتاب چرخ پیمایی شوی‏
  • Hatta gevher nedir ki? Sen, kendin bir deniz olur, göklerde seyreden bir güneş kesilirsin.
  • کار کن در کارگه باشد نهان ** تو برو در کارگه بینش عیان‏
  • İş sahibi, iş yurdunda gizlidir. Yürü, onu ancak iş yurdunda apaçık görürsün.
  • کار چون بر کار کن پرده تنید ** خارج آن کار نتوانیش دید 760
  • Mademki iş, sahibine bir hicap olmuştur? Şu halde onu işinden başka bir yerde göremezsin.
  • کارگه چون جای باش عامل است ** آن که بیرون است از وی غافل است‏
  • Mademki iş yurdu; iş sahibinin mekânıdır, dışarıda kalan gafildir.
  • پس در آ در کارگه یعنی عدم ** تا ببینی صنع و صانع را بهم‏
  • O halde iş yurduna, yani yokluğa gel ki sanatı da sanatkârı da bir arada göresin.
  • کارگه چون جای روشن دیده‏گی است ** پس برون کارگه پوشیدگی است‏
  • Mademki iş yurdu; apaçık görüş yeridir, tabii iş yurdundan dışarısı da hicap mahallidir.
  • رو به هستی داشت فرعون عنود ** لاجرم از کارگاهش کور بود
  • İnatçı Firavun, varlığa yüz tuttu çünkü onun yerini görmüyordu.
  • لاجرم می‏خواست تبدیل قدر ** تا قضا را باز گرداند ز در 765
  • Hulâsa kaderi değiştirmek istiyor, kazayı savuşturmak arzusunda bulunuyordu.
  • خود قضا بر سبلت آن حیله‏مند ** زیر لب می‏کرد هر دم ریش‏خند
  • Kaza da o hileciye bıyık altından kıs, kıs gülmekteydi.
  • صد هزاران طفل کشت او بی‏گناه ** تا بگردد حکم و تقدیر اله‏
  • O, Allah’ın hükmünü, Allah’ın takdirini bozmak için yüz binlerce çocuk öldürttü.
  • تا که موسای نبی ناید برون ** کرد در گردن هزاران ظلم و خون‏
  • Bu suretle Musa Peygamber’in zuhuruna mâni olmak istiyordu, boyuna binlerce zulüm aldı, binlerce kana girdi.
  • آن همه خون کرد و موسی زاده شد ** و ز برای قهر او آماده شد
  • O kadar kan döktü ama Musa, yine doğdu ve onu kahretmek için hazırlandı,
  • گر بدیدی کارگاه لا یزال ** دست و پایش خشک گشتی ز احتیال‏ 770
  • Eğer zevali olmayan Allah’ın sanat yurdunu görseydi eli, ayağı kurur, hile yapamazdı.
  • اندرون خانه‏اش موسی معاف ** و ز برون می‏کشت طفلان را گزاف‏
  • Musa, onun evinde rahatça yaşadığı halde o, dışarıda beyhude yere çocukları öldürüp durmaktaydı.
  • همچو صاحب نفس کاو تن پرورد ** بر دگر کس ظن حقدی می‏برد
  • Tenini besleyip yetiştiren; nefsine hizmet eden, sonra da başkalarının kendisine haset ettiğini, düşmanlıkta bulunduğunu sanan kişi gibi.
  • کاین عدو و آن حسود و دشمن است ** خود حسود و دشمن او آن تن است‏
  • Bu, benim düşmanım, şu bana haset ediyor, der durur, hâlbuki kendisine haset eden, kendisine düşman olan o tendir, kendi nefsidir.
  • او چو موسی و تنش فرعون او ** او به بیرون می‏دود که کو عدو
  • O, adam Firavuna benzer, bedeni de Musa’ya. Böyle olduğu halde dışarıda “ Nerede düşman?” diye koşmaktadır. Nefsi ten evinde nazla, naimle beslenmektedir.
  • نفسش اندر خانه‏ی تن نازنین ** بر دگر کس دست می‏خاید به کین‏ 775
  • Nefsi ten evinde nazla, naimle beslenmektedir, kendisi başkalarına kin güdüp elini ısırmakta.
  • ملامت کردن مردم شخصی را که مادرش را کشت به تهمت
  • Halkın, bir töhmet yüzünden anasını öldüren kişiyi kınaması
  • آن یکی از خشم مادر را بکشت ** هم به زخم خنجر و هم زخم مشت‏
  • Birisi, kızgınlıkla anasına hançerleyerek, döverek öldürdü.
  • آن یکی گفتش که از بد گوهری ** یاد ناوردی تو حق مادری‏
  • Biri ona “ Huyunun kötülüğü yüzünden ana hakkını gözetmedin.
  • هی تو مادر را چرا کشتی بگو ** او چه کرد آخر بگو ای زشت خو
  • Çirkin herif, ananı neden öldürdün! Niye söylemiyorsun, o sana ne yaptı ki?” dedi.
  • گفت کاری کرد کان عار وی است ** کشتمش کان خاک ستار وی است‏
  • Adam “ Çok ayıp bir iş işledi, bende onu öldürdüm. Ayıbını toprak örtsün” diye cevap verdi.
  • گفت آن کس را بکش ای محتشم ** گفت پس هر روز مردی را کشم‏ 780
  • Kınayan “Be adam, ananı öldüreceğine o kişiyi öldürseydin” deyince dedi ki: “Her gün başka birisini mi öldüreyim?
  • کشتم او را رستم از خونهای خلق ** نای او برم به است از نای خلق‏
  • Onu öldürdüm, halkın kanına girmekten kurtuldum; halkın boğazını keseceğime onu boğazladım, bu daha iyi!”