English    Türkçe    فارسی   

3
1119-1168

  • چونک واگردید گله از ورود ** پس فتد آن بز که پیش آهنگ بود
  • Sürü, yazıdan dönüp geldi mi giderken en önde olan keçi artta kalır.
  • پیش افتد آن بز لنگ پسین ** اضحک الرجعی وجوه العابسین 1120
  • Giderken geride kalan topal keçiye gelince suratı asıkları bile güldürecek bir halde öne düşer.
  • از گزافه کی شدند این قوم لنگ ** فخر را دادند و بخریدند ننگ
  • Bu kavim, laf olsun diye topal olmadılar ya… övünmeyi terk ettiler de ârı satın aldılar.
  • پا شکسته می‌روند این قوم حج ** از حرج راهیست پنهان تا فرج
  • Bu kavim, hacca ayakları kırık olduğu halde topallaya topallaya giderler. Sıkıntıdan kurtuluşa gizli bir yol vardır.
  • دل ز دانشها بشستند این فریق ** زانک این دانش نداند آن طریق
  • Bu tarife gönüllerini bilgilerden yıkayıp arıtmışlardır. Çünkü bu yol, zahirî bilgiyi tanımaz.
  • دانشی باید که اصلش زان سرست ** زانک هر فرعی به اصلش رهبرست
  • Bu yolda, aslı o âlemden olan bir bilgi gerek. Zira her feri, aslında yol gösterir.
  • هر پری بر عرض دریا کی پرد ** تا لدن علم لدنی می‌برد 1125
  • Her kanat, denizi aşacak kudrete nereden sahip olacak? Allah bilgisi gerek ki insanı Allah’a ulaştırsın.
  • پس چرا علمی بیاموزی به مرد ** کش بباید سینه را زان پاک کرد
  • Şu halde adama sonunda gönülden silinip arıtılması lâzım olan bilgiyi neye öğretirsin?
  • پس مجو پیشی ازین سر لنگ باش ** وقت وا گشتن تو پیش آهنگ باش
  • Öyleyse bu âlemde ileri gitmeye heves etme, topal ol da geri dönerken en öne düş.
  • آخرون السابقون باش ای ظریف ** بر شجر سابق بود میوه‌ی طریف
  • Ey nazik adam, ileri giden son gelenlerden ol. Taze ve turfanda meyve, ağaca nazaran daha ileridedir, derecesi daha üstündür.
  • گرچه میوه آخر آید در وجود ** اولست او زانک او مقصود بود
  • Gerçi meyve ağaçtan sonra vücuda gelir, fakat hakikatte evvel odur, çünkü ağaçtan maksat odur.
  • چون ملایک گوی لا علم لنا ** تا بگیرد دست تو علمتنا 1130
  • Melekler gibi "Bizim bilgimiz yok" de de, “Ancak senin bildirdiğin bilgiyi biliriz” sırrı elini tutsun.
  • گر درین مکتب ندانی تو هجا ** همچو احمد پری از نور حجی
  • Bu mektep de hecelemeyi bilmezsen Ahmed gibi akıl ve irfan nuriyle dolarsın.
  • گر نباشی نامدار اندر بلاد ** گم نه‌ای الله اعلم بالعباد
  • Şehirlerde ad san sahibi olmazsan, Allah kullarının halini daha iyi bilir ya, kaybolmazsın, merak etme.
  • اندر آن ویران که آن معروف نیست ** از برای حفظ گنجینه‌ی زریست
  • Altın definesini bilinmeyen viranelere gizlerler?
  • موضع معروف کی بنهند گنج ** زین قبل آمد فرج در زیر رنج
  • Hiç defineyi bilinen yere koyarlar mı? İşte kurtulmanın, halâs olmanın da zahmet ve meşakkatlerde gizlenmesi buna benzer.
  • خاطر آرد بس شکال اینجا ولیک ** بسکلد اشکال را استور نیک 1135
  • Burada hatıra birçok şüpheler, tereddütler gelebilir ama iyi at, kösteklerini kırar, bukağıdan kurtuluverir.
  • هست عشقش آتشی اشکال‌سوز ** هر خیالی را بروبد نور روز
  • Onun sevgisi, şüphe ve tereddütleri yakan bir ateştir. Gündüzün nuru, bütün hayalleri siler süpürür.
  • هم از آن سو جو جواب ای مرتضا ** کین سال آمد از آن سو مر ترا
  • Ey Allah rızasını elde eden, bu sual, sana o taraftan geldi, cevabını da o taraftan ara.
  • گوشه‌ی بی گوشه‌ی دل شه‌رهیست ** تاب لا شرقی و لا غرب از مهیست
  • Gönlün köşesiz köşesi yok mu? İşte o bucak, padişaha varan bir yoldur. Gönlün doğudan da olmayan, batıdan da olmayan aydınlığı, tek bir aydan meydana gelir.
  • تو ازین سو و از آن سو چون گدا ** ای که معنی چه می‌جویی صدا
  • Ey mana dağı, sen yoksullar gibi bu tarafa o tarafta neden ses arayıp durursun.
  • هم از آن سو جو که وقت درد تو ** می‌شوی در ذکر یا ربی دوتو 1140
  • Derde düşünce iki büklüm olup “Yarabbi” diye yalvardığın taraf yok mu, bu sesi de o tarafta ara.
  • وقت درد و مرگ آن سو می‌نمی ** چونک دردت رفت چونی اعجمی
  • Dert ve ölüm zamanı o tarafa yönelir, feryat ve figana düşersin. Dertten kurtulunca neden yabancıya dönüyor, hiç o tarafı aklına bile getirmiyorsun?
  • وقت محنت گشته‌ای الله گو ** چونک محنت رفت گویی راه کو
  • Mihnet zamanında “Allah” demeye başlar, sıkıntın geçti mi “Nerede ona yol ?” dersin.
  • این از آن آمد که حق را بی گمان ** هر که بشناسد بود دایم بر آن
  • Bu hal, şundan ileri geliyor: “Allah’ı şeksiz, şüphesiz bilen, tanıyan, daima onu anlar, ondan hiç ayrılmaz.
  • وانک در عقل و گمان هستش حجاب ** گاه پوشیدست و گه بدریده جیب
  • Fakat akıl ve şüphe hicaplarında kalan kişiye Allah tecellisi, gâh örtülür, gâh yenini, yakasını yırtıp görünür.
  • عقل جزوی گاه چیره گه نگون ** عقل کلی آمن از ریب المنون 1145
  • Aklı cüzi gâh üstündür, gâh baş aşağı, Aklı Külli ise bütün hâdiselerden kurtulmuştur, emindir.
  • عقل بفروش و هنر حیرت بخر ** رو به خواری نه بخارا ای پسر
  • Akılla hüneri sat da hayreti satın al. Oğul, horluğa doğru git, Buhara’ya değil!
  • ما چه خود را در سخن آغشته‌ایم ** کز حکایت ما حکایت گشته‌ایم
  • Biz neye bu derece de söze daldık? Hikâye söyleyelim derken hikâye olduk gitti.
  • من عدم و افسانه گردم در حنین ** تا تقلب یابم اندر ساجدین
  • Ben yokum zaten ağlayıp, ağlayıp sızlayarak masal oldum gitti… Bu suretle secde edenler arasına katılayım, onlarla beraber yuvarlanayım bari.
  • این حکایت نیست پیش مرد کار ** وصف حالست و حضور یار غار
  • İş bilen, söz anlayan adama bu söz, hikâye değil. Hâlimi anlatıyorum ben, sevgilinin huzurundayım ben!
  • آن اساطیر اولین که گفت عاق ** حرف قرآن را بد آثار نفاق 1150
  • Âsi, bunlar önce gelip geçenlere ait aslı yok masallar dedi ya… Kur’an hakkında söylenen bu söz, nifak eseridir.
  • لامکانی که درو نور خداست ** ماضی و مستقبل و حال از کجاست
  • İçinde Allah nuru olan Lâmekân âleminde nerede geçmiş, nerede gelecek, nerede hâl,
  • ماضی و مستقبلش نسبت به تست ** هر دو یک چیزند پنداری که دوست
  • Geçmiş, gelecek, sana göredir. Yoksa hakikatte ikisi de birdir. Fakat sen iki sanırsın.
  • یک تنی او را پدر ما را پسر ** بام زیر زید و بر عمرو آن زبر
  • Bir adam, onun babasıdır, bizim oğlumuz, Zeydin altında olan dam, Amr’ın üstündedir.
  • نسبت زیر و زبر شد زان دو کس ** سقف سوی خویش یک چیزست بس
  • Damın altta, üstte oluşu, o iki adama göredir. Hakikatteyse dam tek bir şeydir, işte o kadar!
  • نیست مثل آن مثالست این سخن ** قاصر از معنی نو حرف کهن 1155
  • Bu söz, onun misli değildir, bir misaldir ancak. Eski harfler, yeni manayı ifade edemez ki.
  • چون لب جو نیست مشکا لب ببند ** بی لب و ساحل بدست این بحر قند
  • Ey tulum, burası mademki ırmak kıyısı değil, ağzını kapat. Bu şeker denizinin ne kıyısı var, ne kenarı!
  • فرستادن فرعون به مداین در طلب ساحران
  • Firavunun sihirbazları çağırtmak üzere şehirlere adam göndermesi
  • چونک موسی بازگشت و او بماند ** اهل رای و مشورت را پیش خواند
  • Musa, dönüp Firavun kalınca bütün rey ve tedbir sahiplerini danışmak üzere çağırdı.
  • آنچنان دیدند کز اطراف مصر ** جمع آردشان شه و صراف مصر
  • Padişahın, Mısır sultanı olan Firavunun Mısır civarındaki bütün sihirbazları çağırmasını kararlaştırdılar.
  • او بسی مردم فرستاد آن زمان ** هر نواحی بهر جمع جادوان
  • Firavun hemen bütün sihirbazların toplanması için etrafa bir hayli adam gönderdi.
  • هر طرف که ساحری بد نامدار ** کرد پران سوی او ده پیک کار 1160
  • Nerede ünlü bir büyücü varsa gelmesi için on haberci yolladı.
  • دو جوان بودند ساحر مشتهر ** سحر ایشان در دل مه مستمر
  • İki genç vardı ki büyü de pek şöhret bulmuşlardı. Sihirleri, aya bile tesir ederdi.
  • شیر دوشیده ز مه فاش آشکار ** در سفرها رفته بر خمی سوار
  • Aydan apaşikâr süt sağarlar, bir yere gidecekleri vakit küplere binip giderler.
  • شکل کرباسی نموده ماهتاب ** آن بپیموده فروشیده شتاب
  • Ay ışığını bez şekline sokup ölçer, biçer satarlardı.
  • سیم برده مشتری آگه شده ** دست از حسرت به رخها بر زده
  • Müşteri, para verip alır, sonra anlayınca eyvahlar olsun deyip hayıflanmaya, yüzüne vurmaya başlardı.
  • صد هزاران همچنین در جادوی ** بوده منشی و نبوده چون روی 1165
  • Onların, buna benzer nice sihirleri vardı ki herkes apaçık görür dururdu.
  • چون بدیشان آمد آن پیغام شاه ** کز شما شاهست اکنون چاره‌خواه
  • Onlara da “Padişah şimdi sizden bir çare aramakta.
  • از پی آنک دو درویش آمدند ** بر شه و بر قصر او موکب زدند
  • İki yoksul adam gelip padişahın köşkü önüne otağ kurdu.
  • نیست با ایشان بغیر یک عصا ** که همی‌گردد به امرش اژدها
  • Bir sopadan başka bir şeyleri yok. Fakat emirleriyle ejderha oluyor.