English    Türkçe    فارسی   

3
199-248

  • بر دهان و بر دلش قفلست و بند ** تا ننالد با خدا وقت گزند
  • Zarara, ziyana uğrayınca Allah’a sızlanmasın diye ağzında da kilit var, gönlünde de. Ağzı da bağlı, gönlü de.
  • داد مر فرعون را صد ملک و مال ** تا بکرد او دعوی عز و جلال 200
  • Firavuna yüzlerce mal, mülk verdi, o da nihayet ululuk, büyüklük dâvasına girişti.
  • در همه عمرش ندید او درد سر ** تا ننالد سوی حق آن بدگهر
  • O kötü yaradılışlı, Hakk’a sızlanmasın diye ömründe baş ağrısı bile görmedi.
  • داد او را جمله ملک این جهان ** حق ندادش درد و رنج و اندهان
  • Allah, ona bütün dünya mülkünü verdi de dert, elem, keder vermedi.
  • درد آمد بهتر از ملک جهان ** تا بخوانی مر خدا را در نهان
  • Dert, Allah’ı gizlice çağırmana sebep olduğundan bütün dünya malından yeğdir.
  • خواندن بی درد از افسردگیست ** خواندن با درد از دل‌بردگیست
  • Dertsiz dua soğuktur, bir şeye yaramaz. Dertli dua ve niyaz, gönülden, aşktan gelir.
  • آن کشیدن زیر لب آواز را ** یاد کردن مبدا و آغاز را 205
  • O gizlice niyazın, o önü sonu anman yok mu?
  • آن شده آواز صافی و حزین ** ای خدا وی مستغاث و ای معین
  • İşte saf, halis ve hüzünlü dua odur. “Ey Allah’ım ey feryadıma erişen, ey yardımcım” demendir.
  • ناله‌ی سگ در رهش بی جذبه نیست ** زانک هر راغب اسیر ره‌زنیست
  • Allah yolunda köpeğin sesi bile Allah cezbesiyledir. Çünkü Allah’a her yönelen, bir yol kesicinin esiridir.
  • چون سگ کهفی که از مردار رست ** بر سر خوان شهنشاهان نشست
  • Eshabı Kehf’in köpeği gibi… Pis şeyden kurtulunca padişahlar sofrasının başına oturdu.
  • تا قیامت می‌خورد او پیش غار ** آب رحمت عارفانه بی تغار
  • Mağaranın önünde kıyamete kadar dağarcıksız, heybesiz ârifcesine rahmet lokmasını, rahmet suyunu yiyip içmekte.
  • ای بسا سگ‌پوست کو را نام نیست ** لیک اندر پرده بی آن جام نیست 210
  • Nice köpek postuna bürünmüş adsız sansız kişiler var ki perde ardında şarapsız kalmazlar.
  • جان بده از بهر این جام ای پسر ** بی جهاد و صبر کی باشد ظفر
  • Oğul, bu şarap, için can ver. Savaşsız, sabırsız yenme olur mu hiç?
  • صبر کردن بهر این نبود حرج ** صبر کن کالصبر مفتاح الفرج
  • Bunun için sabır güç bir şey değildir. Sabret, sabır, güçlüklerin, sıkıntıların anahtarıdır.
  • زین کمین بی صبر و حزمی کس نرست ** حزم را خود صبر آمد پا و دست
  • Bu pusudan sabır ve ihtiyat etmeksizin kimse kurtulmadı. Sabır da ihtiyatın eli ayağıdır.
  • حزم کن از خورد کین زهرین گیاست ** حزم کردن زور و نور انبیاست
  • İhtiyatta bulun, bu zehirli otu yeme. İhtiyata riayet, peygamberlerin kuvvetinden, nurundandır.
  • کاه باشد کو به هر بادی جهد ** کوه کی مر باد را وزنی نهد 215
  • Her yelden oynayıp duran samandır. Dağ, hiç yele ehemmiyet verir mi?
  • هر طرف غولی همی‌خواند ترا ** کای برادر راه خواهی هین بیا
  • Her yanda bir gulyabani, seni çağırır, “Kardeş, gel, yol istiyorsan işte buracıkta.
  • ره نمایم همرهت باشم رفیق ** من قلاووزم درین راه دقیق
  • Yoldaş, sana yol göstereyim, yoldaşın olayım. Bu ince yolda ben sana kılavuzum” der.
  • نه قلاوزست و نه ره داند او ** یوسفا کم رو سوی آن گرگ‌خو
  • Fakat ne kılavuzdur o, ne de yol bilir. Yusuf, o kurt huylunun yanına az var!
  • حزم این باشد که نفریبد ترا ** چرب و نوش و دامهای این سرا
  • İhtiyat ona derler ki seni bu dünyanın yağlı, ballı şeyleri, bu âlemin tuzakları, hileleri aldatmasın.
  • که نه چربش دارد و نه نوش او ** سحر خواند می‌دمد در گوش او 220
  • Çünkü bu âlemin ne tadı vardı, ne tuzu. Sihir okur da kulağına üfler durur.
  • که بیا مهمان ما ای روشنی ** خانه آن تست و تو آن منی
  • “Ey nur gibi apaydın adam, ev senin sen de benimsin” der.
  • حزم آن باشد که گویی تخمه‌ام ** یا سقیمم خسته‌ی این دخمه‌ام
  • İhtiyat ona derler ki “Midem dolgun tokum”, yahut “Hastayım, bu mezardan hastalandım”,
  • یا سرم دردست درد سر ببر ** یا مرا خواندست آن خالو پسر
  • Yâhut “ Başım ağrıyor, sen bunu geçirmeye bak” yahut da “ Benim dayımın oğlu çağırdı, davetliyim” deyip başından savasın.
  • زانک یک نوشت دهد با نیشها ** که بکارد در تو نوشش ریشها
  • Çünkü bir şerbeti bile zehirlerle sunar, tatlısı vücudunda yaralar, bereler meydana getirir.
  • زر اگر پنجاه اگر شصتت دهد ** ماهیا او گوشت در شستت دهد 225
  • Sana elli, altmış bile verse ey balık, o verdiği şey, oltada ettir.
  • گر دهد خود کی دهد آن پر حیل ** جوز پوسیدست گفتار دغل
  • Verdi, farz edelim, fakat o hilebaz nereden verecek? Hilebazın sözü çürümüş cevizdir.
  • ژغژغ آن عقل و مغزت را برد ** صد هزاران عقل را یک نشمرد
  • Onun gürültüsü aklını alır, beynini altüst eder. Yüz binlerce aklı bile bir pula saymaz.
  • یار تو خرجین تست و کیسه‌ات ** گر تو رامینی مجو جز ویسه‌ات
  • Dostun, kesendir, hurcundur, Ramin’sen Vise’den başkasını arama.
  • ویسه و معشوق تو هم ذات تست ** وین برونیها همه آفات تست
  • Vise de sensin, mâşukun da sen. Bu zâhiri şeylerin hepsi sana âfettir.
  • حزم آن باشد که چون دعوت کنند ** تو نگویی مست و خواهان منند 230
  • İhtiyat ona derler ki seni davet ettiler mi bunlar, benim sarhoşum bunlar benim dostum, beni seviyorlar, beni istiyorlar demeyesin.
  • دعوت ایشان صفیر مرغ دان ** که کند صیاد در مکمن نهان
  • Davetlerini, kuşlara çalınan ıslık bil. Avcı, pusuda gizlidir de kuş gibi örter durur.
  • مرغ مرده پیش بنهاده که این ** می‌کند این بانگ و آواز و حنین
  • Önüne de seslenen, öten, çığıran budur zannını vermek için bir ölü kuş koymuş.
  • مرغ پندارد که جنس اوست او ** جمع آید بر دردشان پوست او
  • Kuşlar… Onu kendi cinsinden sanıp toplanırlar. O da onların derilerini yüzer.
  • جز مگر مرغی که حزمش داد حق ** تا نگردد گیج آن دانه و ملق
  • Ancak Allah hangi kuşa ihtiyat ve tedbir duygusu vermişse o kuş o taneye, o tuzağa aldanıp gelmez.
  • هست بی حزمی پشیمانی یقین ** بشنو این افسانه را در شرح این 235
  • İhtiyatsızlık, tedbirsizlik, pişmanlıktan ibarettir. Bunu anlatan şu hikâyeyi de dinle.
  • فریفتن روستایی شهری را و بدعوت خواندن بلابه و الحاح بسیار
  • Köylünün şehirliyi aldatıp yalancıktan ve birçok ısrarla köye çağırması
  • ای برادر بود اندر ما مضی ** شهریی با روستایی آشنا
  • Kardeş, eskiden bir şehirliye köylünün tanışıklığı vardı.
  • روستایی چون سوی شهر آمدی ** خرگه اندر کوی آن شهری زدی
  • Köylü, şehre geldikçe şehirlinin mahallesine çadır kurar, evine kurulup otururdu.
  • دو مه و سه ماه مهمانش بدی ** بر دکان او و بر خوانش بدی
  • İki ay, üç ay ona konuk olur, dükkânına geçer oturur, sofrasına çökerdi.
  • هر حوایج را که بودش آن زمان ** راست کردی مرد شهری رایگان
  • Şehirli, köylünün ne ihtiyacı varsa bedavaya yerine getirir, düzer koşardı.
  • رو به شهری کرد و گفت ای خواجه تو ** هیچ می‌نایی سوی ده فرجه‌جو 240
  • Köylü bir gün yüzünü şehirliye döndü de dedi ki: “A efendim, sen hiç köye gelmez, hiç seyre seyrana çıkmaz mısın?
  • الله الله جمله فرزندان بیار ** کین زمان گلشنست و نوبهار
  • Allah aşkına olsun bütün oğullarını getir. Şimdi tam gül mevsimi, ilkbahar.
  • یا بتابستان بیا وقت ثمر ** تا ببندم خدمتت را من کمر
  • Yahut da yazın meyve zamanı gel de hizmetine kemer kuşanayım.
  • خیل و فرزندان و قومت را بیار ** در ده ما باش سه ماه و چهار
  • Soyunu sopunu, çoluk çocuğunu, akrabalarını getir, köyümüzde üç, dört ay kal.
  • که بهاران خطه‌ی ده خوش بود ** کشت‌زار و لاله‌ی دلکش بود
  • Bahar çağında köy pek hoş olur, çayırlık, çimenlik, gönle ferah veren gönül çeken lâlelik kesilir”
  • وعده دادی شهری او را دفع حال ** تا بر آمد بعد وعده هشت سال 245
  • Şehirli, başından savmak için ona vaatte bulundu, vaadinin üstünden de sekiz yıl geçti.
  • او بهر سالی همی‌گفتی که کی ** عزم خواهی کرد کامد ماه دی
  • Köylü, her yıl “Ne vakit geleceksin. Kış gelip çattı” der,
  • او بهانه ساختی کامسال‌مان ** از فلان خطه بیامد میهمان
  • O da “Bu yıl filan yerden konuk geldi.
  • سال دیگر گر توانم وا رهید ** از مهمات آن طرف خواهم دوید
  • Müsaade edin de gelecek yıl, işten, güçten kurtulursam gelirim” der,