English    Türkçe    فارسی   

3
2671-2720

  • شکر منعم واجب آید در خرد ** ورنه بگشاید در خشم ابد
  • Nimet verene şükretmek aklen de lâzım. Şükretmeyen, kendisine ebedî hışım kapısını açar.
  • هین کرم بینید وین خود کس کند ** کز چنین نعمت به شکری بس کند
  • Kendinize gelin de şu kereme bakın! Bir şükre bedel bu kadar nimeti kim verir?
  • سر ببخشد شکر خواهد سجده‌ای ** پا ببخشد شکر خواهد قعده‌ای
  • Allah insana baş verir, şükür için de bir secde ister… Ayak bağışlar şükür için bir oturma diler” dediler.
  • قوم گفته شکر ما را برد غول ** ما شدیم از شکر و از نعمت ملول
  • Sebâlılar dediler ki: “Bizim şükretme kabiliyetimizi Şeytan aldı götürdü! Şükürden de usandık, nimetten de.
  • ما چنان پژمرده گشتیم ازعطا ** که نه طاعتمان خوش آید نه خطا 2675
  • Bu nimetlerden bize öyle usanç geldi ki ne ibadet hoşumuza gidiyor, ne kabahat!
  • ما نمی‌خواهیم نعمتها و باغ ** ما نمی‌خواهیم اسباب و فراغ
  • Nimetleri de istemiyoruz, bahçeleri de… Zevk sebeplerini de dilemiyoruz, safa vesilelerini de!
  • انبیا گفتند در دل علتیست ** که از آن در حق‌شناسی آفتیست
  • Peygamberler dediler ki: “ Gönülde bir illet yüzünden insan, doğruyu anlamaz, sapıtır.
  • نعمت از وی جملگی علت شود ** طعمه در بیمار کی قوت شود
  • O yüzden nimetler, umumiyetle illet olur. Hastalıkta yenen yemek insana hiç kuvvet verir mi?
  • چند خوش پیش تو آمد ای مصر ** جمله ناخوش گشت و صاف او کدر
  • Ey inatçı, önüne nice güzelim nimetler geldi de hepsi kötüleşti, saf olanlar bile bulandı gitti!
  • تو عدو این خوشیها آمدی ** گشت ناخوش هر چه بر وی کف زدی 2680
  • Bu güzelliklerin düşmanı sensin… Neye elini vurdunsa kötü oldu.
  • هر که اوشد آشنا و یار تو ** شد حقیر و خوار در دیدار تو
  • Senin dostun; senin âşinan olan, sence hor, hakir sayıldı.
  • هر که او بیگانه باشد با تو هم ** پیش تو او بس مه‌است و محترم
  • Sana yabancı olan, seninle uzlaştı. Sence o büyük ve yüce oldu.
  • این هم از تاثیر آن بیماریست ** زهر او در جمله جفتان ساریست
  • Bu da o, hastalığın tesirinden… O illetin zehri bütün canlara sirayet eder.
  • دفع آن علت بباید کرد زود ** که شکر با آن حدث خواهد نمود
  • O illeti derhal geçirmeye çalışmak gerek. O illet durdukça şeker bile zehir kesilir.
  • هر خوشی کاید به تو ناخوش شود ** آب حیوان گر رسد آتش شود 2685
  • Her güzel ve tatlı şey, insana kötü ve acı gelir. İnsan Âbıhayat içse ateş sanır.
  • کیمیای مرگ و جسکست آن صفت ** مرگ گردد زان حیاتت عاقبت
  • O huy, ölüm kimyasıdır, dert kimyasıdır. Sen de o huy var mı? Nihayet hayatın bile o yüzden ölüm olur!
  • بس غدایی که ز وی دل زنده شد ** چون بیامد در تن تو گنده شد
  • O huy, sendeyken gönlü dirilten gıda bile senin vücudunda kokar, leş kesilir.
  • بس عزیزی که بناز اشکار شد ** چون شکارت شد بر تو خوار شد
  • Nâz-u naimle avlanan nice aziz kişiler vardır ki sana av olsalar sence bayağı görünürler.
  • آشنایی عقل با عقل از صفا ** چون شود هر دم فزون باشد ولا
  • Bir akıl, gararsız, maksatsız başka bir akılla bağdaşırsa sevgi, gün gittikçe artar.
  • آشنایی نفس با هر نفس پست ** تو یقین می‌دان که دم دم کمترست 2690
  • Fakat nefis, aşağılık bir nefisle tanışır, dost olursa şüphesiz olarak bil ki bu dostluk, zaman geçtikçe azalır.
  • زانک نفسش گرد علت می‌تند ** معرفت را زود فاسد می‌کند
  • Çünkü nefsin daima bir illet, bir maksat etrafında döner, dolaşır… Dostluğu, bilişiği de çabucacık bozar!
  • گر نخواهی دوست را فردا نفیر ** دوستی با عاقل و با عقل گیر
  • Yarın dostunun senden nefret etmesini istemiyorsan bir akıllıysa dost ol, akla yâr ol!
  • از سموم نفس چون با علتی ** هر چه گیری تو مرض را آلتی
  • Nefis zehirleriyle hastalanmış, hastalığa tutulmuşsan eline ne alır, elini nereye atar, neye sahip olursan hastalığa alet olur, onu da berbat edersin!
  • گر بگیری گوهری سنگی شود ** ور بگیری مهر دل جنگی شود
  • Eline mücevher alsan, taş olur, gönül sevgisine yapışsan savaş olur.
  • ور بگیری نکته‌ی بکری لطیف ** بعد درکت گشت بی‌ذوق و کثیف 2695
  • Kimse tarafından söylenmemiş, kimse tarafından dokunulmamış bâkir ve lâtif ir nükte duysan anlayınca sence zevksiz ve kötü bir hal alır.
  • که من این را بس شنیدم کهنه شد ** چیز دیگر گو بجز آن ای عضد
  • Ben bunu çok duydum, dinledim… Eskidi bu artık. Ey yiğit, sen, bundan başka bir şey söyle dersin.
  • چیز دیگر تازه و نو گفته گیر ** باز فردا زان شوی سیر و نفیر
  • Hatta yepyeni ve söylenmemiş bir nükte duyduğunu farz et, yarın ona da doyar, ondan da nefret edersin.
  • دفع علت کن چو علت خو شود ** هرحدیثی کهنه پیشت نو شود
  • Sen sendeki illeti gider… İllet geçti mi, sence her eskimiş, söylenmiş söz, yeni olur.
  • تا که از کهنه برآرد برگ نو ** بشکفاند کهنه صد خوشه ز گو
  • O eski söz, yepyeni dallar, budaklar verir, yüzlerce meyve hevenkleri bitirir, yetiştirir!
  • ما طبیبانیم شاگردان حق ** بحر قلزم دید ما را فانفلق 2700
  • Biz böyle hekimleriz, öyle Allah şakirtleriyiz ki bahrimuhit bile bizi gördü de yarıldı.
  • آن طبیبان طبیعت دیگرند ** که به دل از راه نبضی بنگرند
  • Biz başkayız; insanın hastalığını, nabzına bakarak anlayan hekimler başka!
  • ما به دل بی واسطه خوش بنگریم ** کز فراست ما به عالی منظریم
  • Biz gönle vasıtasız bakarız, bizim görüşümüz, anlayışımız yüzünden pek yücedir.
  • آن طبیبان غذااند و ثمار ** جان حیوانی بدیشان استوار
  • Onlar, insanı gıdalarla, meyvelerle doyuran kuvvetlendiren doktorlardır… hayvanî can, onların tedavisiyle kuvvet bulur, yaşar.
  • ما طبیبان فعالیم و مقال ** ملهم ما پرتو نور جلال
  • Bizse iş ve söz doktorlarıyız. Bize ululuk nurunun ışığı ilham vermektedir.
  • کین چنین فعلی ترا نافع بود ** و آنچنان فعلی ز ره قاطع بود 2705
  • Meselâ bu çeşit bir iş sana faydalıdır, öbürünün yolunu keser.
  • اینچنین قولی ترا پیش آورد ** و آنچنان قولی ترا نیش آورد
  • Bu çeşit bir söz sana faydalıdır, başka çeşit bir sözse seni yaralar!
  • آن طبیبان را بود بولی دلیل ** وین دلیل ما بود وحی جلیل
  • O doktorlar, hastanın sidiğine bakar, hastalığını öyle anlar… Bizim delilimizse ulu Allah’ın vahyidir, hastalığı vahiyle anlarız.
  • دست‌مزدی می نخواهیم از کسی ** دست‌مزد ما رسد از حق بسی
  • Kimseden ücret istemeyiz, ücretimiz, noksanlardan ari olan Allah’tan gelir.
  • هین صلا بیماری ناسور را ** داروی ما یک بیک رنجور را
  • İlleti unulmaz hastalara sâlâ, ilâcımız, hastalara birebirdir.
  • معجزه خواستن قوم از پیغامبران
  • Peygamberlerden mucize istemeleri
  • قوم گفتند ای گروه مدعی ** کو گواه علم طب و نافعی 2710
  • Sebâlılar, “Ey dâvaya girişenler, doktorluğu bildiğinize, bize fayda vereceğinize deliliniz nerede,
  • چون شما بسته همین خواب و خورید ** همچو ما باشید در ده می‌چرید
  • Siz de bizim gibi uyku uyumakta, siz de bizim gibi yemek yemektesiniz. Köylerde, şehirlerde bizim gibi oturup duruyorsunuz.
  • چون شما در دام این آب و گلید ** کی شما صیاد سیمرغ دلید
  • Bu su, toprak tuzağındayken nasıl olur da gönül simurgunu avlayabilirsiniz?
  • حب جاه و سروری دارد بر آن ** که شمارد خویش از پیغامبران
  • Fakat mevki ve reislik sevdası, sizi peygamberlik dâvasına salmış, bu yüzden kendinizi peygamber sanıyorsunuz.
  • ما نخواهیم این چنین لاف و دروغ ** کردن اندر گوش و افتادن بدوغ
  • Bu çeşit lâflara, bu çeşit yalanlara kulak bile asmak istemeyiz, ayran kâsesine düşmek dilemeyiz.” dediler.
  • انبیا گفتند کین زان علتست ** مایه‌ی کوری حجاب ریتست 2715
  • Peygamberler dediler ki: “Bu da o illetten, körlüğünüzden, söylediğimiz sözlerin hakikatini göremiyorsunuz.
  • دعوی ما را شنیدیت و شما ** می‌نبینید این گهر در دست ما
  • Dâvamızı duyuruyorsunuz da elimizdeki mücevheri görmüyorsunuz.
  • امتحانست این گهر مر خلق را ** ماش گردانیم گرد چشمها
  • Elimizdeki bu mücevher, halka bir imtihandır. Onu gözlerin önünde dolandırıp durmaktayız.
  • هر که گوید کو گوا گفتش گواست ** کو نمی‌بیند گهر حبس عماست
  • Kim, nerede mücevher, derse bu sözü, körlüğüne, mücevherleri görmediğine şahittir.
  • آفتابی در سخن آمد که خیز ** که بر آمد روز بر جه کم ستیز
  • Güneş söze gelse de “Kalk, gündüz oldu, yatıp durma.”
  • تو بگویی آفتابا کو گواه ** گویدت ای کور از حق دیده خواه 2720
  • Dese, sen de, “A güneş, şahidin nerede?” desen güneş “Kör herif, Allah’tan kendine göz iste!