English    Türkçe    فارسی   

3
2973-3022

  • پس بدو گویی همین بود ای فلان ** چون بندریدی گریبان در فغان
  • “Be adam mademki iş böyleydi, neden yenini yakanı yırtarak feryat etmedin?
  • یا ز بالایم تو سنگی می‌زدی ** تا مرا آن جد نمودی و بدی
  • Yahut yukardan tepeme bir taş atıp bana işin ciddiyetini, işin vehametini bildirmedin?” dersin.
  • او بگوید زآنک می‌آزرده‌ای ** تو بگویی نیک شادم کرده‌ای 2975
  • O adam da iyi ama sen, benim sözümden inciniyordun. Ne faydası var? Sana çok söyledim ama kâr etmedi ki.
  • گفت من کردم جوامردی بپند ** تا رهانم من ترا زین خشک بند
  • Ben sana iyilik ettim, seni bu kötü işten kurtarmak için öğütler verdim.
  • از لیمی حق آن نشناختی ** مایه‌ی ایذا و طغیان ساختی
  • Kötülüğünden bu iyiliğin kadrini bilmedin… Öğüdüm, seni büsbütün azdırdı, bana büsbütün cefa etmeye, beni büsbütün incitmeye başladın der.
  • این بود خوی لیمان دنی ** بد کند با تو چو نیکویی کنی
  • Aşağılık, kötü kişilerin huyu budur. Sen ona iyilik ettin mi o, sana kötülük eder.
  • نفس را زین صبر می‌کن منحنیش ** که لیمست و نسازد نیکویش
  • Sabırla nefsin belini bük. O alçaktır, kötüdür, iyilik etmeye gelmez ona!
  • با کریمی گر کنی احسان سزد ** مر یکی را او عوض هفصد دهد 2980
  • Kerem sahibi birisine ihsanda bulunursan değer. Bire karşılık sana yedi yüz verir.
  • با لیمی چون کنی قهر و جفا ** بنده‌ای گردد ترا بس با وفا
  • Bu alçağa da cefa eder, onu kahreylersen sana aşırı vefalar gösterir, kulun kölen olur.
  • کافران کارند در نعمت جفا ** باز در دوزخ نداشان ربنا
  • Kâfirler, nimete eriştiler mi cefa tohumunu ekerler de sonra cehennemde, aman yarabbi diye bağırıp dururlar.”
  • حکمت آفریدن دوزخ آن جهان و زندان این جهان تا معبد متکبران باشد کی ائتیا طوعا او کرها
  • Allah’ın ahrette cehennemi, dünyada zindanı yaratmadan maksadı, kendilerini büyük görenlerin ister istemez Allah’a kulluk etmeleridir
  • که لیمان در جفا صافی شوند ** چون وفا بینند خود جافی شوند
  • Alçaklar, cefaya, derde düştüler mi arınır, temizlenirler. Vefa gördüler mi de cefakâr olurlar.
  • مسجد طاعاتشان پس دوزخست ** پای‌بند مرغ بیگانه فخست
  • Şu halde onların ibadet edecekleri mescit cehennemdir, yabancı kuşun ayağını bağlayan, tuzaktır.
  • هست زندان صومعه‌ی دزد و لیم ** کاندرو ذاکر شود حق را مقیم 2985
  • Zindan da hırsızın, alçak kişinin ibadet yeridir. Orada daima Hakk’ı anar durur.
  • چون عبادت بود مقصود از بشر ** شد عبادتگاه گردن‌کش سقر
  • Mademki insanın yaratılmasında ki maksat, Allah’a ibadet etmesiydi, şu halde ibadetten baş çeken, ibadete yanaşmayan kişinin ibadet yeri cehennemdir.
  • آدمی را هست در هر کار دست ** لیک ازو مقصود این خدمت بدست
  • İnsan her işi yapabilir, fakat yaratılmasındaki maksat ibadettir.
  • ما خلقت الجن و الانس این بخوان ** جز عبادت نیست مقصود از جهان
  • “Ben, insanları, cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” Bu ayeti okusana. Âlemin yaratılmasında ki maksat, ibadetten başka bir şey değil!
  • گرچه مقصود از کتاب آن فن بود ** گر توش بالش کنی هم می‌شود
  • Kitaptan maksat, içindeki fendir ama dilersen sen onu yastık da yapabilirsin ya.
  • لیک ازو مقصود این بالش نبود ** علم بود و دانش و ارشاد سود 2990
  • Fakat ondan maksat yastık olması değil, bilgi, irfan, irşat ve faydadır.
  • گر تو میخی ساختی شمشیر را ** برگزیدی بر ظفر ادبار را
  • Kılıcı mıh yaparsan zafere mağlûbiyeti tercih ettin demektir.
  • گرچه مقصود از بشر علم و هدیست ** لیک هر یک آدمی را معبدیست
  • İnsandan maksat ilimdir, doğru yolu bulmaktır ama her insanın bir ibadet yeri var.
  • معبد مرد کریم اکرمته ** معبد مرد لیم اسقمته
  • Kerem sahibine ikramda bulundun mu bu ikram, ona ibadet yeridir, ikrama uğradıkça şükreder. Alçağı da aşağılattın, alçağa da kötülük ettin mi onu ibadete sevk edersin.
  • مر لیمان را بزن تا سر نهند ** مر کریمان را بده تا بر دهند
  • Vur alçakların başına ki yere baş koysunlar… Ver kerem sahiplerine ki ihsanına mazhar oldukça şükretsinler!
  • لاجرم حق هر دو مسجد آفرید ** دوزخ آنها را و اینها را مزید 2995
  • Hulâsa Allah iki mescit yaratmıştır: Cehennem onların mescidi, cennet bunların!
  • ساخت موسی قدس در باب صغیر ** تا فرود آرند سر قوم زحیر
  • Musa, o iç ağrısı kavim, başlarını eğsin diye Kudüs’te alçacık bir kapı yaptırdı.
  • زآنک جباران بدند و سرفراز ** دوزخ آن باب صغیرست و نیاز
  • Çünkü onlar cebbar, başı dik kişilerdi. Onlara bu küçücük, bu alçacık kapı, niyaz kapısıdır, cehennemdir!
  • بیان آنک حق تعالی صورت ملوک را سبب مسخر کردن جباران کی مسخر حق نباشند ساخته است چنانک موسی علیه السلام باب صغیر ساخت بر ربض قدس جهت رکوع جباران بنی اسرائیل وقت در آمدن کی ادخلوا الباب سجدا و قولوا حطة
  • Allah, padişahların suretini Hakk’a tabi olmayanları yola getirmek için halk etmiştir. Nitekim Musa aleyhisselâm da Kudüs kalesinin duvarına dik başlı cebbarlar eğilerek girsinler ve girerken secde ederek, Yarabbi günahlarımızı al bizden, desinler diye küçücük, alçacık bir kapı yaptı
  • آنچنانک حق ز گوشت و استخوان ** از شهان باب صغیری ساخت هان
  • İyi bak, kendine gel! Allah, padişahları etten, kemikten küçücük bir kapı olarak halk etti ya.
  • اهل دنیا سجده‌ی ایشان کنند ** چونک سجده‌ی کبریا را دشمنند
  • Dünya ehli olanlar, onlara secde ederler. Çünkü Allah’a secde etmenin düşmanıdır onlar!
  • ساخت سرگین‌دانکی محرابشان ** نام آن محراب میر و پهلوان 3000
  • Dünya ehline bir fışkı yerceğizini mihrap düzdü… O mihrabın adı da bey, padişah!
  • لایق این حضرت پاکی نه‌اید ** نیشکر پاکان شما خالی‌نیید
  • Bu tertemiz kapıya lâyık değilsiniz ki… Temiz kişiler, şeker kamışıdır, sizse bomboş birer kamıştan ibaretsiniz.
  • آن سگان را این خسان خاضع شوند ** شیر را عارست کو را بگروند
  • O çeşit köpeklere elbette bu çeşit bayağılık adamlar hürmet ederler. Öyle adi kişiye hürmet etmek, öyle adi adama inanmak, aslana ardır.
  • گربه باشد شحنه هر موش‌خو ** موش که بود تا ز شیران ترسد او
  • Fare huylulara kedi bey olur. Fare kim oluyor ki aslandan korksun?
  • خوف ایشان از کلاب حق بود ** خوفشان کی ز آفتاب حق بود
  • Fare huyludur, Allah köpeklerinden korkarlar,
  • ربی الاعلاست ورد آن مهان ** رب ادنی درخور این ابلهان 3005
  • Uluların virdi, (Rabbimiz yücelerin yücedir) sözüdür. Bu aptallara lâyık olan Rab ise kendisinde Allah kuvveti vehmeden dünya büyükleridir.
  • موش کی ترسد ز شیران مصاف ** بلک آن آهوتگان مشک‌ناف
  • Fare, nasıl olurda savaş aslanlarından korkar. Onlardan korkanlar, misk ceylânlarıdır ancak.
  • رو به پیش کاسه‌لیس ای دیگ‌لیس ** توش خداوند و ولی نعمت نویس
  • Yürü ey çömlek yalayıcı, kâse yalayıcının yanına git… Onu kendine Allah say, velinimet say!
  • بس کن ار شرحی بگویم دور دست ** خشم گیرد میر و هم داند که هست
  • Kâfi yeter artık… Uzun uzadıya anlatmaya girişsem beyler, padişahlar, hem kızarlar, hem de anlattıklarımın kendilerinde olduğunu bilirler anlarlar.
  • حاصل این آمد که بد کن ای کریم ** با لیمان تا نهد گردن لیم
  • Hulâsa ey kerem sahibi, alçak nefse iyilik etme, kötü davran da alçaklarla beraber o da sana boyun eğsin, teslim olsun.
  • با لیم نفس چون احسان کند ** چون لیمان نفس بد کفران کند 3010
  • Alçak nefse ihsanda bulunursa alçaklar gibi nimeti inkâr eder, azgınlaşır.
  • زین سبب بد که اهل محنت شاکرند ** اهل نعمت طاغیند و ماکرند
  • İşte mihnette, meşakkatte bulunanların şükretmesi, nimet ve devlet sahiplerinin azgın ve hilebaz olmaları bu yüzdendir.
  • هست طاغی بگلر زرین‌قبا ** هست شاکر خسته‌ی صاحب‌عبا
  • Altınlarla bezenmiş kaftanlara bürünen beyler, padişahlar azgın kişilerdir. Abaya sarınan yoksul yok mu? Şükreden odur işte.
  • شکر کی روید ز املاک و نعم ** شکر می‌روید ز بلوی و سقم
  • Mal, mülk, devlet ve nimet sahipleri hiç şükrederler mi? Şükür mihnetten ve meşakkatten biter, gelişir.
  • قصه عشق صوفی بر سفره‌ی تهی
  • Sofinin boş sofraya sevdalanması
  • صوفیی بر میخ روزی سفره دید ** چرخ می‌زد جامه‌ها را می‌درید
  • Bir sofi bir gün çiviye asılmış bir sofra gördü. Vecde geldi, dönmeye, oynamaya başladı, elbisesini yırtıyor.
  • بانگ می‌زد نک نوای بی‌نوا ** قحطها و دردها را نک دوا 3015
  • İşte azıkların azığı... İşte kıtlıkların, dertlerin devası diye nâralar atıyordu.
  • چونک دود و شور او بسیار شد ** هر که صوفی بود با او یار شد
  • Dumanı başından çıkıp neşesi, zevki arttıkça arttı… Sofilerde ona uydular, semâa başladılar.
  • کخ‌کخی و های و هویی می‌زدند ** تای چندی مست و بی‌خود می‌شدند
  • Kih, kih gülmeye, hay huy etmeye koyuldular… Defalarca kendilerinden geçip kendilerine geldiler.
  • بوالفضولی گفت صوفی را که چیست ** سفره‌ای آویخته وز نان تهیست
  • Herzevekilin biri, sofiye “Çiviye asılı ve içinde ekmek olmayan bomboş sofra nedir ki seni bu derece zevke, vecde getiriyor?” dedi.
  • گفت رو رو نقش بی‌معنیستی ** تو بجو هستی که عاشق نیستی
  • Sofi dedi ki: “ Yürü git be… Sen manasız bir suretten ibaretsin… Sen varlık peşinde koş, âşık değilsin sen.
  • عشق نان بی نان غذای عاشق است ** بند هستی نیست هر کو صادقست 3020
  • Aşığın gıdası, ekmeksiz ekmeğe âşık olmaktır. Aşkında doğru olan kişi. Varlığa bağlanmaz.
  • عاشقان را کار نبود با وجود ** عاشقان را هست بی سرمایه سود
  • Âşıkların varlıkla işi yoktur… Âşıklar, kârı sermayesiz elde ederler.
  • بال نه و گرد عالم می‌پرند ** دست نه و گو ز میدان می‌برند
  • Kanatları yoktur, âlemin etrafında uçarlar… Elleri yoktur, topu meydandan kaparlar!