English    Türkçe    فارسی   

3
3085-3134

  • گر بگویی تا ندانم من کیم ** بر نخواهم تاخت در کشتی و یم 3085
  • Eğer ne olacağım, başına ne gelecek? Bunu bilmedikçe gemiye binmem.
  • من درین ره ناجیم یا غرقه‌ام ** کشف گردان کز کدامین فرقه‌ام
  • Bu seferden kurtulacak mıyım, yoksa yolda boğulacak mıyım? Ne olacağımı bildir bana.
  • من نخواهم رفت این ره با گمان ** بر امید خشک همچون دیگران
  • Ben, başkaları gibi kuru bir ümide kapılıp şüpheyle yola düşmem dersen,
  • هیچ بازرگانیی ناید ز تو ** زانک در غیبست سر این دو رو
  • Hiçbir ticarette bulunamazsın. Çünkü bu ikisi de gaybdadır, sırdır.
  • تاجر ترسنده‌طبع شیشه‌جان ** در طلب نه سود دارد نه زیان
  • Pul şişe gibi ruhu incecik olan, cüz’i bir şeyden kırılıveren korkak tacir, ticaretinden ne fayda görür, ne ziyan eder.
  • بل زیان دارد که محرومست و خوار ** نور او یابد که باشد شعله‌خوار 3090
  • Hatta fayda şöyle dursun ziyan eder, mahrum kalır, hor olur. Kimde yanış varsa nuru o bulur.
  • چونک بر بوکست جمله کارها ** کار دین اولی کزین یابی رها
  • Çünkü bütün işler, ihtimalle yapılır. Sen de din işini üstün ve ön planda tut da kurtul.
  • نیست دستوری بدینجا قرع باب ** جز امید الله اعلم بالصواب
  • Bu kapıyı ümitten başka bir şeyle açmaya izin yok… Allah, doğrusunu daha iyi bilir.
  • بیان آنک ایمان مقلد خوفست و رجا
  • Mukallidin imanı korku ve ümittir
  • داعی هر پیشه اومیدست و بوک ** گرچه گردنشان ز کوشش شد چو دوک
  • Çalışanların boyunları iğ gibi incelse de yine insanı her sanata sevk eden ümittir, ihtimaldir.
  • بامدادان چون سوی دکان رود ** بر امید و بوک روزی می‌دود
  • Sabahleyin dükkânına giden rızık elde etmek ümidiyle koşar gider.
  • بوک روزی نبودت چون می‌روی ** خوف حرمان هست تو چونی قوی 3095
  • Rızık ümidi olmasa nasıl olur da gidersin? Mahrumiyet korkusu olursa nasıl olur da kuvvet bulursun?
  • خوف حرمان ازل در کسب لوت ** چون نکردت سست اندر جست و جوت
  • Belki ezelde sana bir rızık verilmemiştir. Bu ezeli mahrumiyet korkusu, nasıl oluyor da yiyeceğini, içeceğini elde etmek için çalışıp çabalamanda, arayıp taramanda seni âciz, kuvvetsiz bir hale sokmuyor?
  • گویی گرچه خوف حرمان هست پیش ** هست اندر کاهلی این خوف بیش
  • Deseler, dersin ki: “Çalıştığım halde bir şey elde edememek korkusu da var. Var ama bu korku tembellikte daha fazla.
  • هست در کوشش امیدم بیشتر ** دارم اندر کاهلی افزون خطر
  • Çalışırsam belki kazanırım; bunda ümidim daha çok… Tembellikte daha fazla zarar var.
  • پس چرا در کار دین ای بدگمان ** دامنت می‌گیرد این خوف زیان
  • Peki, a kötü zanna düşen, ya neden din işinde bu ziyan korkusu eteğini tutuyor öyleyse?
  • یا ندیدی کاهل این بازار ما ** در چه سودند انبیا و اولیا 3100
  • Yoksa bu bizim pazarımızın tacirleri olan peygamberlerle velilerin ne kârlar elde ettiklerini görmedin mi ki?
  • زین دکان رفتن چه کانشان رو نمود ** اندرین بازار چون بستند سود
  • Onlara bu dükkânı terk etmekle neler yüz gösterdi… Bu pazarda nasıl kârlar ettiler… Haberin yok mu ki?
  • آتش آن را رام چون خلخال شد ** بحر آن را رام شد حمال شد
  • Ateş onlara halhal gibi râm oldu, deniz, onların emrine uydu, onları baş üstüne taşıdı.
  • آهن آن را رام شد چون موم شد ** باد آن را بنده و محکوم شد
  • Demir, onlara râm oldu, mum kesildi… Rüzgâr, onlara kul oldu, hükümlerine girdi!
  • بیان آنک رسول علیه السلام فرمود ان لله تعالی اولیاء اخفیاء
  • Resulullâh sallallâhu aleyhi ve selem, “Şüphe yok ki Allah’ın gizli velileri var” buyurdu
  • قوم دیگر سخت پنهان می‌روند ** شهره‌ی خلقان ظاهر کی شوند
  • (Peygamberlerden başka) bir taife daha vardır ki bunlar pek gizlidirler. Bu zahir halkına nereden meşhur olacaklar?
  • این همه دارند و چشم هیچ کس ** بر نیفتد بر کیاشان یک نفس 3105
  • Bunca kerametleri vardır da yine ululuklarını hiç kimsenin gözü görmez!
  • هم کرامتشان هم ایشان در حرم ** نامشان را نشنوند ابدال هم
  • Hem uludurlar, kerametleri vardır… Hem Allah hareminde gizlenmişlerdir. Onların adlarını Abdal bile işitmemiştir.
  • یا نمی‌دانی کرمهای خدا ** کو ترا می‌خواند آن سو که بیا
  • Sen yoksa Allah’ın keremlerini bilmiyor musun ki… Seni “Gel” diye onların bulunduğu tarafa çağırıp duruyor.
  • شش جهت عالم همه اکرام اوست ** هر طرف که بنگری اعلام اوست
  • Âlemin altı ciheti de onun keremleriyle dolu… Nereye baksan onun bayrakları orada dikildi!
  • چون کریمی گویدت آتش در آ ** اندر آ زود و مگو سوزد مرا
  • Bir kerem sahibi, sana gel, ateşe gir dese hemencecik atıl ateşe… Beni yakar mı deme bile!
  • حکایت مندیل در تنور پر آتش انداختن انس رضی الله عنه و ناسوختن
  • Allah razı olsun, Enes’in peşkirini ateşe atması ve peşkirin yanmaması
  • از انس فرزند مالک آمدست ** که به مهمانی او شخصی شدست 3110
  • Malik oğlu Enes’ten rivayet edilmiştir. Birisi ona konuk olmuştu.
  • او حکایت کرد کز بعد طعام ** دید انس دستارخوان را زردفام
  • O hikâye eder: Yemekten sonra, peşkirini sararmış,
  • چرکن و آلوده گفت ای خادمه ** اندر افکن در تنورش یک‌دمه
  • Kirlenmiş, yemeğe bulaşmış gören Enes, hizmetçi kadına: “Bunu al da tandıra at, bir müddet kalsın” dedi.
  • در تنور پر ز آتش در فکند ** آن زمان دستارخوان را هوشمند
  • Enes’in sırlarına vâkıf olan o hizmetçi de peşkiri ateşle dopdolu olan tandıra atıverdi.
  • جمله مهمانان در آن حیران شدند ** انتظار دود کندوری بدند
  • Bütün konuklar, şaşırıp kaldılar, peşkirden duman çıkacağını kavrulup yanacağını umuyorlardı.
  • بعد یکساعت بر آورد از تنور ** پاک و اسپید و از آن اوساخ دور 3115
  • Derken bir müddet sonra hizmetçi, peşkiri arınmış temizlenmiş, tertemiz olarak getirdi.
  • قوم گفتند ای صحابی عزیز ** چون نسوزید و منقی گشت نیز
  • Oradakiler, “Ey Peygamber’le görüşüp konuşmuş olan aziz zat, peşkir nasıl oldu da hem yanmadı, hem de temizlendi?” dediler.
  • گفت زانک مصطفی دست و دهان ** بس بمالید اندرین دستارخوان
  • Enes dedi ki. “Mustafa, bu peşkire elini, ağzını silmişti; onun için!”
  • ای دل ترسنده از نار و عذاب ** با چنان دست و لبی کن اقتراب
  • Ey ateşten, azaptan korkan gönül, böyle bir ele, böyle bir ağıza yaklaş!
  • چون جمادی را چنین تشریف داد ** جان عاشق را چه‌ها خواهد گشاد
  • Bu el, bu ağız, cansız bir şeye böyle bir yücelik verirse âşığın ruhuna neler açmaz, neler yapmaz?
  • مر کلوخ کعبه را چون قبله کرد ** خاک مردان باش ای جان در نبرد 3120
  • Kâbe’nin taşını kerpicini öptü, Kâbe (puthaneyken) kıble oldu. Ey can, sen de çalış, çabala da erlere karşı toprak ol (erler seni de putlardan arıtsınlar!)
  • بعد از آن گفتند با آن خادمه ** تو نگویی حال خود با این همه
  • Sonra o hizmetçi kadına dediler ki: “Peki biz bu ahvali gördük, sen de bize halini söylemez misin?
  • چون فکندی زود آن از گفت وی ** گیرم او بردست در اسرار پی
  • O söyler söylemez nasıl oldu da hemencecik peşkiri tandıra attın? Tutalım o sırlara erişmiş…
  • این‌چنین دستارخوان قیمتی ** چون فکندی اندر آتش ای ستی
  • Ya sen, bu derecede değerli bir peşkiri nasıl ateşe fırlatıp attın a hanım?”
  • گفت دارم بر کریمان اعتماد ** نیستم ز اکرام ایشان ناامید
  • Hizmetçi, “Ben kerem sahiplerine itimat ederim. Onların keremlerinden ümitsiz değilim ki.
  • میزری چه بود اگر او گویدم ** در رو اندر عین آتش بی ندم 3125
  • Peşkir de ne oluyor? Bana bile düşünmeden hemen ateşe atıl dese,
  • اندر افتم از کمال اعتماد ** از عباد الله دارم بس امید
  • Ona olan itimadımın bütünlüğünden derhal ateşe atılırım. Benim, Allah kullarından ümidim çoktur.
  • سر در اندازم نه این دستارخوان ** ز اعتماد هر کریم رازدان
  • Her kerem sahibi, her sır bilir ere itimadım var. Bu yüzden değil peşkiri, başımı bile atarım” dedi.
  • ای برادر خود برین اکسیر زن ** کم نباید صدق مرد از صدق زن
  • Kardeş sen de kendini bu iksire vur, erkeğin himmeti, erkeğin sadakati, kadından aşağı değil ya!
  • آن دل مردی که از زن کم بود ** آن دلی باشد که کم ز اشکم بود
  • Bir erkeğin gönlü, kadının gönlünden aşağıysa o gönül, işkembeden de bayağıdır gayrı.
  • قصه‌ی فریاد رسیدن رسول علیه السلام کاروان عرب را کی از تشنگی و بی‌آبی در مانده بودند و دل بر مرگ نهاده شتران و خلق زبان برون انداخته
  • Rasûl aleyhisselâm’ın susuzluktan bunalmış, su bulamadıklarından âciz bir hale düşmüş, adamların da, develerin de dilleri, ağızlarından çıkmış olan bir Arap kervanının imdadına erişmeleri
  • اندر آن وادی گروهی از عرب ** خشک شد از قحط بارانشان قرب 3130
  • Çölde bir Arap kervanı susuz kalmış, yağmursuzluktan kırbalarında bir damlacık olsun su kalmamıştı.
  • در میان آن بیابان مانده ** کاروانی مرگ خود بر خوانده
  • Bütün kervan, o çöl ortasında bunalmış, ölüm haline gelmişti.
  • ناگهانی آن مغیث هر دو کون ** مصطفی پیدا شد از ره بهر عون
  • Ansızın o iki dünyanın imdadına yetişen Mustafa, onların imdadına erişmek üzere yoldan çıkageldi.
  • دید آنجا کاروانی بس بزرگ ** بر تف ریگ و ره صعب و سترگ
  • Çölde, o sarp ve sonsuz yolda, o kızgın kumların üstünde bunalıp kalmış olan o kalabalık kervanı gördü.
  • اشترانشان را زبان آویخته ** خلق اندر ریگ هر سو ریخته
  • Develerinin dilleri, ağızlarından çıkmış; adamlar, taraf taraf kumlara serilmiş kalmıştı!