English    Türkçe    فارسی   

3
3430-3479

  • سوی مردن کس برغبت کی رود ** پیش اژدرها برهنه کی شود 3430
  • Kim ölüme isteyerek gider? Kim ejderhanın karşısında soyunur?
  • لیک از نور محمد من کنون ** نیستم این شهر فانی را زبون
  • Fakat şimdi Muhammed’in nuruyla bu fâni şehre zebun değilim ki.
  • از برون حس لشکرگاه شاه ** پر همی‌بینم ز نور حق سپاه
  • Duygudan hariç olan ve halk nuru askeriyle dolu bulunan padişah ordugâhını görmekteyim,
  • خیمه در خیمه طناب اندر طناب ** شکر آنک کرد بیدارم ز خواب
  • Çadırlar, çadırlara geçmiş, çadır direklerinin ipleri, iplere sarılmış… Şükürler olsun ki Allah, beni uykudan uyandırdı.
  • آنک مردن پیش چشمش تهلکه‌ست ** امر لا تلقوا بگیرد او به دست
  • Ölüm, kimin nazarında tehlikeyse “Tehlikeye atılmayın“ emri de onadır.
  • و آنک مردن پیش او شد فتح باب ** سارعوا آید مرورا در خطاب 3435
  • Fakat birisinin nazarında ölüm, hakikat kapısının açılışından ibaret olursa ona… “Haydin, çabuk olun“ hitabı gelir.
  • الحذر ای مرگ‌بینان بارعوا ** العجل ای حشربینان سارعوا
  • Ey ölümü görenler, uzaklaşın… Ey haşri, dirilmeyi görenler, çabuk olun!
  • الصلا ای لطف‌بینان افرحوا ** البلا ای قهربینان اترحوا
  • Ey lütuf görenler, ferahlanın, sevinin… Ey kahır görenler, bu bir belâdır, gamlanın!
  • هر که یوسف دید جان کردش فدی ** هر که گرگش دید برگشت از هدی
  • Ölümü, bir Yusuf gören, canını feda eder, kurt olarak görense yolunu sapıtır!
  • مرگ هر یک ای پسر همرنگ اوست ** پیش دشمن دشمن و بر دوست دوست
  • Oğul, herkesin ölümü, kendi rengindendir. Düşmana düşmandır, dosta dost!
  • پیش ترک آیینه را خوش رنگیست ** پیش زنگی آینه هم زنگیست 3440
  • Ayna Türk’e nazaran güzel renktedir. Zenciye nazaran o da zencidir.
  • آنک می‌ترسی ز مرگ اندر فرار ** آن ز خود ترسانی ای جان هوش دار
  • Ey can, aklını başına devşir… Ölümden korkup kaçarsın ya… Doğrucası sen, kendinden korkmaktasın.
  • روی زشت تست نه رخسار مرگ ** جان تو همچون درخت و مرگ برگ
  • Gördüğün, ölümün yüzü değil, kendi çirkin yüzün, canın ağaca benzer… Ölüm, yaprağıdır.
  • از تو رستست ار نکویست ار بدست ** ناخوش و خوش هر ضمیرت از خودست
  • İyiyse de senden yetişmiş, yeşermiştir, kötüyse de. Hoş, nahoş… Gönlüne gelen bir şey, senden senin varlığından gelir.
  • گر بخاری خسته‌ای خود کشته‌ای ** ور حریر و قزدری خود رشته‌ای
  • Bir dikenle yaralanmışsan o dikeni sen dikmişsindir. Atlas olsun, ipek olsun, ne giymişsen kendin eğirmişsindir.
  • دانک نبود فعل همرنگ جزا ** هیچ خدمت نیست همرنگ عطا 3445
  • Bil ki iş, ona verilen karşılıkla aynı renkte olmaz. Hiçbir hizmet, o hizmete mukabil verilen şeyle bir renkte değildir.
  • مزد مزدوران نمی‌ماند بکار ** کان عرض وین جوهرست و پایدار
  • Ücret alanların ücreti, yaptıkları işe benzemez. Çünkü o iş ârazdır, buysa cevher ve ebedî.
  • آن همه سختی و زورست و عرق ** وین همه سیمست و زرست و طبق
  • İş, güçlükten, zordan, alın terinden ibarettir; buysa gümüştür, altındır, tabaklarla verilen ihsandır.
  • گر ترا آید ز جایی تهمتی ** کرد مظلومت دعا در محنتی
  • Sana bir yerden bir töhmet gelse, mutlaka zulmettiğin birisi mihnete düşmüş, beddua etmiştir.
  • تو همی‌گویی که من آزاده‌ام ** بر کسی من تهمتی ننهاده‌ام
  • Ama sen dersen ki ben bir şey yapmadım, kimse hakkında bir töhmette bulunmadım.
  • تو گناهی کرده‌ای شکل دگر ** دانه کشتی دانه کی ماند به بر 3450
  • Fakat başka çeşit bir günah etmişsindir. Tohum ektin, nasıl olur da meyve vermez?
  • او زنا کرد و جزا صد چوب بود ** گوید او من کی زدم کس را بعود
  • Zina edene yüz sopa vururlar da zinâkâr, ben kimseyi dövmedim ki der.
  • نه جزای آن زنا بود این بلا ** چوب کی ماند زنا را در خلا
  • Fakat bu belâ, bu dövüş, o zinanın cezası değil mi? Ama sopa, gizli bir yerde edilen zinaya nasıl benzer?
  • مار کی ماند عصا را ای کلیم ** درد کی ماند دوا را ای حکیم
  • Ey Kalîm, yılan hiç sopaya benzer mi? Ey hakîm, dert, devaya benzer mi?
  • تو به جای آن عصا آب منی ** چون بیفکندی شد آن شخص سنی
  • Sen de o sopa yerine meninin nasıl döktün de o meni, güzelim bir şahıs oldu?
  • یار شد یا مار شد آن آب تو ** زان عصا چونست این اعجاب تو 3455
  • O menin, bir dost oldu yahut bir yılan kesildi. Asâ’nın yılan olduğuna şaşıyorsun değil mi? Fakat buna daha ziyade şaşmak icap etmez mi?
  • هیچ ماند آب آن فرزند را ** هیچ ماند نیشکر مر قند را
  • Hiç meni, o çocuğa benzer mi? Hiç şeker kamışı, şekere benzer mi?
  • چون سجودی یا رکوعی مرد کشت ** شد در آن عالم سجود او بهشت
  • Adam, bir rükû yahut sücud etti mi onun rükû ve sücudu, o âlemde bağ, bahçe olur.
  • چونک پرید از دهانش حمد حق ** مرغ جنت ساختش رب الفلق
  • Ağzından Allah’ya bir övüş utçumu tan yerini ağartan Allah, o övüşü bir cennet kuşu yapar.
  • حمد و تسبیحت نماند مرغ را ** گرچه نطفه‌ی مرغ بادست و هوا
  • Kuşun menisi de yeldir, havadır ama senin Allah’ı övüşün, Allah’ı tesbih edişin, hiç de kuşa benzemez.
  • چون ز دستت رست ایثار و زکات ** گشت این دست آن طرف نخل و نبات 3460
  • Yoksullara ihsanda bulundun, zekât verdin, elinle bir hayırda bulundun mu o âlemde bu hayır, ağaçlık, çayırlık, çimenlik olur.
  • آب صبرت جوی آب خلد شد ** جوی شیر خلد مهر تست و ود
  • Sabır suyun, cennetteki nehirler… Cennetin süt ırmağı, sevgin, aşkındır.
  • ذوق طاعت گشت جوی انگبین ** مستی و شوق تو جوی خمر بین
  • İbadetten zevk alman, bal nehri, Allah aşkıyla sarhoş olman, şevk duyman şarap ırmağıdır.
  • این سببها آن اثرها را نماند ** کس نداند چونش جای آن نشاند
  • Bu sebepler, o eserlere benzemez. Fakat Allah, nasıl oldu da bu sebeplerin yerine o eserleri getirdi? Kimse bilmez.
  • این سببها چون به فرمان تو بود ** چار جو هم مر ترا فرمان نمود
  • Bu sebepler, dünyada nasıl senin ihtiyarınla, senin fermanınla meydana geldiyse o dört ırmak da ahrette şüphe yok, senin fermanına tabi olur.
  • هر طرف خواهی روانش می‌کنی ** آن صفت چون بد چنانش می‌کنی 3465
  • Onları ne tarafa dilersen akıtırsın. Sebepleri nasıl tasarruf ettiysen onları da öyle tasarruf edersin.
  • چون منی تو که در فرمان تست ** نسل آن در امر تو آیند چست
  • Menin nasıl sana tabiyse meniden gelen soy sop da derhal senin emrine girer, sana tabi olur.
  • می‌دود بر امر تو فرزند نو ** که منم جزوت که کردی‌اش گرو
  • Oğlum, senin buyruğunla koşar, yürür… Ben senin cüz’ünüm, beni anamın karnında rehin olarak bırakan sendin, der.
  • آن صفت در امر تو بود این جهان ** هم در امر تست آن جوها روان
  • O sıfat, bu âlemde senin emrindeydi. Cennette de o ırmaklar senin emrindedir.
  • آن درختان مر ترا فرمان‌برند ** کان درختان از صفاتت با برند
  • Cennetteki ağaçlar, senin fermanına tabidir, çünkü o ağaçlar, senin sıfatlarından yeşerdi, meyve verdi.
  • چون به امر تست اینجا این صفات ** پس در امر تست آنجا آن جزات 3470
  • Bu sıfatlar, burada nasıl senin emrine tabiyse onlara karşılık olan şeyler de orada senin emrine tabidir.
  • چون ز دستت زخم بر مظلوم رست ** آن درختی گشت ازو زقوم رست
  • Bir mazluma karşı elinden bir zulüm çıktımı o zulüm bir ağaç olur, o ağaçtan zakkum biter.
  • چون ز خشم آتش تو در دلها زدی ** مایه‌ی نار جهنم آمدی
  • Kızgınlıkla gönüllere ateş saldın mı cehennem ateşinin aslı oldun gitti.
  • آتشت اینجا چو آدم سوز بود ** آنچ از وی زاد مرد افروز بود
  • Ateşin burada nasıl adamları yakarsa ondan meydana gelen eser de orada seni yakar.
  • آتش تو قصد مردم می‌کند ** نار کز وی زاد بر مردم زند
  • Kızgınlığın ateşin adamlara saldırmakta ya… Ondan meydana gelen ateş de adamlara saldırır.
  • آن سخنهای چو مار و کزدمت ** مار و کزدم گشت و می‌گیرد دمت 3475
  • O yılana, akrebe benzeyen sözlerin yılan ve akrep olur da seni kuyruğundan yakalar.
  • اولیا را داشتی در انتظار ** انتظار رستخیزت گشت یار
  • Velîlere uymadın, onları bekletip durdun, orada da kıyamet gününün beklenmesi san yâr olur, bekler durursun.
  • وعده‌ی فردا و پس‌فردای تو ** انتظار حشرت آمد وای تو
  • Hele yarın, hele öbür gün diye vaat eder, Allah’a dönmeyi sallar durursun ya… İşte bu bekleyiş, mahşerdeki beklemendir, vay sana!
  • منتظر مانی در آن روز دراز ** در حساب و آفتاب جان‌گداز
  • O uzun günde hesap için, canlar yakan güneşin altında bekler kalırsın…
  • کسمان را منتظر می‌داشتی ** تخم فردا ره روم می‌کاشتی
  • Çünkü sen dünyada göğü de, göktekileri de elbette yola girerim tohumunu eke eke beklemiştin!