English    Türkçe    فارسی   

3
569-618

  • بوالفضولی گفت ای مجنون خام ** این چه شیدست این که می‌آری مدام
  • Bir herzevekil dedi: “A ham mecnun, bu yapıp durduğun şey ne delilik, ne sersemlik,
  • پوز سگ دایم پلیدی می‌خورد ** مقعد خود را بلب می‌استرد 570
  • Köpeğin ağzı daima pis şeyleri yer. Ardını bile diliyle temizler.”
  • عیبهای سگ بسی او بر شمرد ** عیب‌دان از غیب‌دان بویی نبرد
  • Köpeğin ayıplarını bir hayli saydı döktü. Zaten ayıp gören gayp âleminin kokusunu bile alamaz.
  • گفت مجنون تو همه نقشی و تن ** اندر آ و بنگرش از چشم من
  • Mecnun dedi ki. “Sen, baştanbaşa suretten, cisimden ibaretsin. Gel de benim gözümle bir bak!
  • کین طلسم بسته‌ی مولیست این ** پاسبان کوچه‌ی لیلیست این
  • Bu köpek, bence Allah’ın bir çözülmez tılsımıdır. Bu köpek, Leylâ’nın mahallesinin bekçisi.
  • همنشین بین و دل و جان و شناخت ** کو کجا بگزید و مسکن‌گاه ساخت
  • Himmetine bak, gönlüne, canına, irfanına dikkat et ki neresini seçmiş, neresini yurt edinmiş?
  • او سگ فرخ‌رخ کهف منست ** بلک او هم‌درد و هم‌لهف منست 575
  • O benim mağaramın yüzü kutlu köpeği, hatta o benim dertdaşım, gamdaşım.
  • آن سگی که باشد اندر کوی او ** من به شیران کی دهم یک موی او
  • Onun mahallesinde yurt tutan köpeğin ayağının bastığı toprak bile ulu aslanlardan yeğdir.
  • ای که شیران مر سگانش را غلام ** گفت امکان نیست خامش والسلام
  • Ey köpeklerine aslanların köle olduğu sevgili.. anlatmaya imkân yok ki, sus vesselâm!..”
  • گر ز صورت بگذرید ای دوستان ** جنتست و گلستان در گلستان
  • Dostlar, suretten geçerseniz her yer sizin için cennettir. Gül bahçesi içinde gül bahçesidir.
  • صورت خود چون شکستی سوختی ** صورت کل را شکست آموختی
  • Suretini kırdın, yaktın mı her şeyin suretini kırdın demektir.
  • بعد از آن هر صورتی را بشکنی ** همچو حیدر باب خیبر بر کنی 580
  • Artık her sureti kırar, Haydar gibi Hayber kapısını çekip koparırsın.
  • سغبه‌ی صورت شد آن خواجه‌ی سلیم ** که به ده می‌شد بگفتاری سقیم
  • O saf şehirli de surete zebun oldu, köylünün kötü sözleriyle köye doğru yola düştü.
  • سوی دام آن تملق شادمان ** همچو مرغی سوی دانه‌ی امتحان
  • O yaltaklanma tuzağına tutularak neşeli neşeli gidiyordu. Taneyle sınanmaya giden kuşa benziyordu.
  • از کرم دانست مرغ آن دانه را ** غایت حرص است نه جود آن عطا
  • Kuş, o taneyi kerem ve ihsan yüzünden saçılmış sanır. Hâlbuki o ihsan hırsın son derecesidir.
  • مرغکان در طمع دانه شادمان ** سوی آن تزویر پران و دوان
  • Kuşcağızlar taneye tamah ederek sevinip o hileye doğru uçar, koşarlar.
  • گر ز شادی خواجه آگاهت کنم ** ترسم ای ره‌رو که بیگاهت کنم 585
  • Şehirlinin sevinçlerini de anlatsam korkarım ki yolcu, seni yolundan alıkorum.
  • مختصر کردم چو آمد ده پدید ** خود نبود آن ده ره دیگر گزید
  • Onun için kısaca geçiyorum. Yolda bir köy göründü. Fakat o köylünün köyü değildi, başka bir yola saptı.
  • قرب ماهی ده بده می‌تاختند ** زانک راه ده نکو نشناختند
  • Bir aya yakın bir müddet köyden köye dolaştılar. Çünkü köyün yolunu iyi bilmiyorlardı.
  • هر که در ره بی قلاوزی رود ** هر دو روزه راه صدساله شود
  • Kılavuzsuz yola gidene iki günlük yol, yüz yıllık yol olur.
  • هر که تازد سوی کعبه بی دلیل ** همچو این سرگشتگان گردد ذلیل
  • Kâbe’ye delilsiz giden bu başı dönmüş zavallılar gibi zillete düşer.
  • هر که گیرد پیشه‌ای بی‌اوستا ** ریش‌خندی شد بشهر و روستا 590
  • Ustaya müracaat etmeksizin bir sanat tutan kişi şehre de alay mevzuu olur, köye de!
  • جز که نادر باشد اندر خافقین ** آدمی سر بر زند بی والدین
  • Doğuda da, batıda da anasız, babasız bir insan doğması pek nadirdir.
  • مال او یابد که کسبی می‌کند ** نادری باشد که بر گنجی زند
  • Bir işe girişen, çalışan kişi mal kazanır. Ama nadir olarak bir adam, bir hazine de bulabilir.
  • مصطفایی کو که جسمش جان بود ** تا که رحمن علم‌القرآن بود
  • Fakat nerede bir Mustafa ki cismi can olsun da “Er rahman, Allemel Kur’an- Rahman, ona Kur’an’ı öğretti” sırrına ersin.
  • اهل تن را جمله علم بالقلم ** واسطه افراشت در بذل کرم
  • Ten ehlinin hepsi kalemle, okuyup yazmakla öğrenir, öğretir. Allah kereminin bolluğuyla kalemi, öğretiş ve öğrenişe vasıta halk etmiştir.
  • هر حریصی هست محروم ای پسر ** چون حریصان تگ مرو آهسته‌تر 595
  • Oğul, her hırs sahibi mahrumdur. Harisler gibi öyle koşma, aheste aheste yürü.
  • اندر آن ره رنجها دیدند و تاب ** چون عذاب مرغ خاکی در عذاب
  • Şehirli ve çoluk çocuğu da o yolda karada yaşayan kuşun suda çektiği eziyet ve zahmet gibi eziyetler, zahmetler çektiler.
  • سیر گشته از ده و از روستا ** وز شکرریز چنان نا اوستا
  • Köye de karınları toktu artık, köylüye de. Öyle usta olmadan şeker yapmaya da doymuşlardı, hatta.
  • رسیدن خواجه و قومش به ده و نادیده و ناشناخته آوردن روستایی ایشان را
  • Şehirliyle akrabasının köye varmaları, köylünün onları tanımazlıktan gelmesi
  • بعد ماهی چون رسیدند آن طرف ** بی‌نوا ایشان ستوران بی علف
  • Bir ay sonra kendileri perişan, hayvanları yemsiz bir hâlde o köye vardılar.
  • روستایی بین که از بدنیتی ** می‌کند بعد اللتیا والتی
  • Köylüye bak ki kötü niyeti yüzünden falan feşman diye zırvalamaya,
  • روی پنهان می‌کند زیشان بروز ** تا سوی باغش بنگشایند پوز 600
  • Gündüzleri, bağına, bahçesine yüz tutmasınlar diye onlardan yüzünü gizlemeye koyuldu.
  • آنچنان رو که همه رزق و شرست ** از مسلمانان نهان اولیترست
  • Gizlediği yüz de zaten tamamıyla hile ve riyadan ibaretti. Öyle yüzün, Müslümanlardan gizli kalması daha iyi.
  • رویها باشد که دیوان چون مگس ** بر سرش بنشسته باشند چون حرس
  • Öyle yüzler vardır ki şeytanlar, sinek gibi başına üşüşür, bekçi gibi orada yurt tutar, otururlar.
  • چون ببینی روی او در تو فتند ** یا مبین آن رو چو دیدی خوش مخند
  • Bu çeşit adamların suratını gördün mü ya bakma yahut da mademki baktın, hoşlanıp gülme.
  • در چنان روی خبیث عاصیه ** گفت یزدان نسفعن بالناصیه
  • O çeşit habis ve âsi suratlar hakkında Allah, “Alnının perçeminden yakalar, çekeriz” dedi.
  • چون بپرسیدند و خانه‌ش یافتند ** همچو خویشان سوی در بشتافتند 605
  • Konuklar, köylünün evini sorup buldular, akraba ve bildikleri gibi kapıya koştular.
  • در فرو بستند اهل خانه‌اش ** خواجه شد زین کژروی دیوانه‌وش
  • Köylünün evindekiler kapıyı kapadılar. Şehirli, bu aykırı hareketten deli gibi oldu.
  • لیک هنگام درشتی هم نبود ** چون در افتادی بچه تیزی چه سود
  • Fakat zaten sertlik gösterilecek zaman değildi. Kuyuya düştükten sonra sertliğin ne faydası var?
  • بر درش ماندند ایشان پنج روز ** شب بسرما روز خود خورشیدسوز
  • Tam beş gün, geceleri soğuktan üşüyerek, gündüzleri sıcaktan yanıp yakılarak kapısının önünde kaldılar.
  • نه ز غفلت بود ماندن نه خری ** بلک بود از اضطرار و بی‌خری
  • Orada kalışları ne gafilliklerindendi, ne eşekliklerinden. Zaruretten, açlık ve susuzluk yüzündendi.
  • با لیمان بسته نیکان ز اضطرار ** شیر مرداری خورد از جوع زار 610
  • İyiler, zaruret yüzünden kötülerle bağdaşırlar. Adam, zaruret yüzünden ölü eti bile yer!
  • او همی‌دیدش همی‌کردش سلام ** که فلانم من مرا اینست نام
  • Şehirli, köylüyü gördükçe selâm vermekte, “ Yahu, ben filan kişiyim, adım da şu” demekteydi.
  • گفت باشد من چه دانم تو کیی ** یا پلیدی یا قرین پاکیی
  • Köylü ”Olabilir. Fakat sen kimsin, nesin, ben ne bileyim? Belki kötü bir adamsın, belki temiz bir adam.
  • گفت این دم با قیامت شد شبیه ** تا برادر شد یفر من اخیه
  • Şehirli dedi ki: “Bu an, tam kıyamete benzedi: Kardeş, kardeşinden kaçmada!”
  • شرح می‌کردش که من آنم که تو ** لوتها خوردی ز خوان من دوتو
  • Şehirli, köylüye “ Soframdan fazlasıyla yemek yemedin mi sen? Ben o adam değil miyim?
  • آن فلان روزت خریدم آن متاع ** کل سر جاوز الاثنین شاع 615
  • Filan gün sana feşman şey almadım mıydı, seninle buluşup görüşmez miydik?
  • سر مهر ما شنیدستند خلق ** شرم دارد رو چو نعمت خورد حلق
  • Halk, aramızda ki sevgiyi duymuş, işitmiştir. Boğaz, nimet yerse yüz utanır” diye anlatıp duruyor.
  • او همی‌گفتش چه گویی ترهات ** نه ترا دانم نه نام تو نه جات
  • Köylü de “Saçma sapan ne söylenip duruyorsun ki? Ne seni tanıyorum, ne adını, ne yerini!” diyordu.
  • پنجمین شب ابر و بارانی گرفت ** کاسمان از بارشش دارد شگفت
  • Beşinci gece gökyüzünü bulutlar kapladı, bir yağmur başladı ki gök bile bu yağışa şaşa kaldı.