English    Türkçe    فارسی   

4
2583-2632

  • نه کمی در شهوت و طمث و بعال ** که زنان را آید از ضعفت ملال
  • Kadınların erkekten nefretine sebep olan gevşekliği, kadına yaklaşmamak derdini görmezsin!
  • آنچنان بگشایدت فر شباب ** که گشود آن مژده‌ی عکاشه باب
  • Gençlik çağının parlaklığı seni öyle bir açar, neşelendirir ki Ukâşe'nin müjdesi de Peygamber'i öyle-açmış, öyle neşelendirmişti işte!
  • قوله علیه السلام من بشرنی بخروج صفر بشرته بالجنة
  • Saferin çıktığını kim müjdelerse ona cennet müjdesi vereceğim buyurması
  • احمد آخر زمان را انتقال ** در ربیع اول آید بی جدال 2585
  • Ahir zaman Peygamberi Ahmed, Rebiyülevvel ayında göçtü, bunda hiç ihtilâf yoktur.
  • چون خبر یابد دلش زین وقت نقل ** عاشق آن وقت گردد او به عقل
  • Gönlü, bu göç zamanını haber alınca can ve gönülden o vakta âşık oldu.
  • چون صفر آید شود شاد از صفر ** که پس این ماه می‌سازم سفر
  • Safer gelince, bu ay bitince sefer edeceğim diye-neşelendi.
  • هر شبی تا روز زین شوق هدی ** ای رفیق راه اعلی می‌زدی
  • Her gece bu buluşmanın iştiyakıyla sabahlara kadar "Ey yücelerden yüce arkadaş!" der dururdu!
  • گفت هر کس که مرا مژده دهد ** چون صفر پای از جهان بیرون نهد
  • "Bana kim safer ayı çıktı diye müjde verirse._x000D_
  • که صفر بگذشت و شد ماه ربیع ** مژده‌ور باشم مر او را و شفیع 2590
  • Kim safer gitti, Rebiyyülevvel geldi diye beni muştularsa ben de onu cennetle muştular, ona şefaatçi olurum dedi."
  • گفت عکاشه صفر بگذشت و رفت ** گفت که جنت ترا ای شیر زفت
  • Ukâşe gelip müjde dedi., safer çıktı gitti. Peygamber de "Ey ulu aslan, cennet senindir" buyurdu
  • دیگری آمد که بگذشت آن صفر ** گفت عکاشه ببرد از مژده بر
  • Başka birisi de gelip safer çıktı dedi., bet dedi ki: O müjdeyi Ukâşe aldı!
  • پس رجال از نقل عالم شادمان ** وز بقااش شادمان این کودکان
  • Erler, görüyorsun ya, âlemden göçmeden neşeleniyorlar, şu çocuklarsa âlemde kalmalarına seviniyorlar!
  • چونک آب خوش ندید آن مرغ کور ** پیش او کوثر نیامد آب شور
  • İyi suyun tadını tatmayan kör kuşa, acı su, kevser görünür.
  • هم‌چنین موسی کرامت می‌شمرد ** که نگردد صاف اقبال تو درد 2595
  • Musa da, senin saf ikbaline bir dert erişmez diye bu tarzda kerametler sayıp dökmekteydi.
  • گفت احسنت و نکو گفت ولیک ** تا کنم من مشورت با یار نیک
  • Firavun, pek güzel, iyi söyledin ama bir de iyi bir dostla görüşeyim, danışayım dedi.
  • مشورت کردن فرعون با ایسیه در ایمان آوردن به موسی علیه‌السلام
  • Firavun'un, Masa aleyhisselâm'a inanma hususunda Asiye'ye danışması
  • باز گفت او این سخن با ایسیه ** گفت جان افشان برین ای دل‌سیه
  • Firavun, bu sözü Asiye'ye açtı. Asiye dedi ki: A gönlü kararmış, bu vaatlere can ver!
  • بس عنایتهاست متن این مقال ** زود در یاب ای شه نیکو خصال
  • Bu sözlerde ne büyük inayetler var, ey iyi huylu padişah, durma, hemen bunları elde et!
  • وقت کشت آمد زهی پر سود کشت ** این بگفت و گریه کرد و گرم گشت
  • Ekim zamanı geldi., hem de ne faydalı ekim ya! Bu sözleri söyledi ve iştiyakından ağlamaya başladı.
  • بر جهید از جا و گفتا بخ لک ** آفتابی تاجر گشتت ای کلک 2600
  • Yerinden sıçradı, ne mutlu sana dedi... A kelceğiz, güneş, başına taç oldu!
  • عیب کل را خود بپوشاند کلاه ** خاصه چون باشد کله خورشید و ماه
  • Kelin ayıbını külah örter. Hele o külah güneş ve ay olursa ne mutlu!
  • هم در آن مجلس که بشنیدی تو این ** چون نگفتی آری و صد آفرین
  • Daha o mecliste bunu duyunca neden evet, yüzlerce hamdolsun demedin?
  • این سخن در گوش خورشید ار شدی ** سرنگون بر بوی این زیر آمدی
  • Bu söz, güneşin kulağına değseydi buna nail olmak ümidiyle baş aşağı yere inerdi!
  • هیچ می‌دانی چه وعده‌ست و چه داد ** می‌کند ابلیس را حق افتقاد
  • Hiç bildin mi, ne vaattir bu, ne lütuf tur? Hak, İblis' i arayıp soruyor âdeta!
  • چون بدین لطف آن کریمت باز خواند ** ای عجب چون زهره‌ات بر جای ماند 2605
  • O kerem sahibi, seni böyle bir lütfa, böyle bir ihsana çağırdı da nasıl tahammül ettin? Şaşılacak şey
  • زهره‌ات ندرید تا زان زهره‌ات ** بودی اندر هر دو عالم بهره‌ات
  • Nasıl yüreğini eritmedi bu? Eritseydi iki cihandan da nasip alırdın!
  • زهره‌ای کز بهره‌ی حق بر درد ** چون شهیدان از دو عالم بر خورد
  • Adamın yüreği Allah için erirse şehitler gibi iki âlemde de lütfa, ihsana mazhar olur.
  • غافلی هم حکمتست و این عمی ** تا بماند لیک تا این حد چرا
  • Gafillik de hikmettir, bu kör oluşun da bir hikmeti var, var ama neden bu dereceye kadar olsun?
  • غافلی هم حکمتست و نعمتست ** تا نپرد زود سرمایه ز دست
  • Sermayenin çabucak elden uçamaması için gafillik, hem hikmettir, hem nimet!
  • لیک نی چندانک ناسوری شود ** زهر جان و عقل رنجوری شود 2610
  • Fakat unulmaz bir yara haline gelmemeli... Aklın ve canın zehri olmamalı, adama eziyet vermemeli!
  • خود کی یابد این چنین بازار را ** که به یک گل می‌خری گلزار را
  • Kim böyle bir alışverişi edebilir? Bir gülle gül bahçesini satın alıyorsun!
  • دانه‌ای را صد درختستان عوض ** حبه‌ای را آمدت صد کان عوض
  • Bir taneye karşılık yüzlerce ağaçlık, bir habbeye karşılık yüzlerce maden!
  • کان لله دادن آن حبه است ** تا که کان‌الله له آید به دست
  • Kim her şeyi Allah için yapar, Allah' ya karşı ihlâs sahibi olursa demek, o taneyi vermektir... bu suretle de "Allah da onun olur, her dilediğini verir" sözünün hakikati elde edilir.
  • زآنک این هوی ضعیف بی‌قرار ** هست شد زان هوی رب پایدار
  • Çünkü bu arık ve kararsız varlık, o ebedî Allah’ın zevalsiz varlığından var olmuştur.
  • هوی فانی چونک خود فا او سپرد ** گشت باقی دایم و هرگز نمرد 2615
  • Fâni varlık, kendisini ona verdi mi baki olur, asla ölmez.
  • هم‌چو قطره‌ی خایف از باد و ز خاک ** که فنا گردد بدین هر دو هلاک
  • Yelden, topraktan korkan ve bu ikisi yüzünden helak olan katra gibi!
  • چون به اصل خود که دریا بود جست ** از تف خورشید و باد و خاک رست
  • Katra, aslı olan denize kavuştu mu güneşin? Hararetinden de kurtulur, yelden, topraktan da!
  • ظاهرش گم گشت در دریا و لیک ** ذات او معصوم و پا بر جا و نیک
  • Zahirî, denizde yok olur ama zatı yok olmaz, ebedîleşir, iyileşir!
  • هین بده ای قطره خود را بی‌ندم ** تا بیابی در بهای قطره یم
  • Kendine gel ey katra da pişman olmaksızın varlığım ver, ver de bir katra ya karşılık uçsuz bucaksız denizi bul!
  • هین بده ای قطره خود را این شرف ** در کف دریا شو آمن از تلف 2620
  • Kendine gel ey katra da bu şerefi bul, denizin avucuna düş, o avuçta telef olmaktan emin ol!
  • خود کرا آید چنین دولت به دست ** قطره‌ای را بحری تقاضاگر شدست
  • Böyle bir devlet, kimin eline düşmüştür: Bir deniz, bir katrayı dilemekte, istemekte!
  • الله الله زود بفروش و بخر ** قطره‌ای ده بحر پر گوهر ببر
  • Allah hakkı için Allah hakkı için çabuk sat ve satın al... Bir katrayı ver, incilerle dolu denizi elde et!
  • الله الله هیچ تاخیری مکن ** که ز بحر لطف آمد این سخن
  • Allah hakkı için, Allah hakkı için hiç geciktirme. Bu söz, lütuf denizinden gelmede!
  • لطف اندر لطف این گم می‌شود ** که اسفلی بر چرخ هفتم می‌شود
  • Lütuf bile bu lütfun içinde kaybolur, aşağılık bir adam, yedinci kat göğe çıkıyor
  • هین که یک بازی فتادت بوالعجب ** هیچ طالب این نیابد در طلب 2625
  • 2625.Kendine gel, hiçbir kimse bunu aramakla bulamaz, nasılsa bir acayip oyuna rastladın!
  • گفت با هامان بگویم ای ستیر ** شاه را لازم بود رای وزیر
  • Firavun, bunu bir de Haman'a söyleyeyim; padişaha vezirin reyini almak lâzımdır dedi.
  • گفت با هامان مگو این راز را ** کور کمپیری چه داند باز را
  • Asiye dedi ki: Bu sırrı Haman'a söyleme. Kör kocakarı, doğanın kıymetini ne bilir?
  • قصه‌ی باز پادشاه و کمپیر زن
  • Padişahın doğanıyla kocakarı
  • باز اسپیدی به کمپیری دهی ** او ببرد ناخنش بهر بهی
  • Bir akdoğanı kocakarının birine verirsen iyilik olsun diye pençelerindeki tırnakları keser!
  • ناخنی که اصل کارست و شکار ** کور کمپیری ببرد کوروار
  • Hâlbuki asıl iş gördüğü, avlandığı uzvu, tırnaklandır. Kör kocakarıcağız körcesine o tırnakları kesiverir!
  • که کجا بودست مادر که ترا ** ناخنان زین سان درازست ای کیا 2630
  • Anan neredeymiş ki der, a ulu yavrum, tırnakların böyle uzamış senin?
  • ناخن و منقار و پرش را برید ** وقت مهر این می‌کند زال پلید
  • Kötü kocakarı, doğanın tırnağını, gagasını kanatlarını keser... Sevgi çağında işte bunları, yapar!
  • چونک تتماجش دهد او کم خورد ** خشم گیرد مهرها را بر درد
  • Doğanın önüne tutmaç kor da o, az yedi mi kızar, sevgiyi yırtar, atar!