English    Türkçe    فارسی   

4
3045-3094

  • جنبشی بایست اندر اجتهاد ** تا که دوغ آن روغن از دل باز داد 3045
  • Çalışmada bir hareket gerek ki ayran, gönüldeki yağdan ayrılsın!
  • روغن اندر دوغ باشد چون عدم ** دوغ در هستی برآورده علم
  • Yağ, ayran içinde âdeta yok gibidir de ayran, varlık alemine bayrak dikmiştir.
  • آنک هستت می‌نماید هست پوست ** وآنک فانی می‌نماید اصل اوست
  • Sen de var olarak görünen deriden ibarettir... fâni görünen yok mu?Asıl var olan odur işte!
  • دوغ روغن ناگرفتست و کهن ** تا بنگزینی بنه خرجش مکن
  • Yağlanmamış, eskimemiş ayranın varsa dövüp yağını çıkarmadıkça sakın harcama!
  • هین بگردانش به دانش دست دست ** تا نماید آنچ پنهان کرده است
  • Hemen onu bilgiyle elden ele alarak döndüre dur da gizlendiğini meydana çıkarsın.
  • زآنک این فانی دلیل باقیست ** لابه‌ی مستان دلیل ساقیست 3050
  • Çünkü bu fâni olan şey, bakînin delilidir... nitekim sarhoşların yalvarmaları da sâkiye delildir!
  • مثال دیگر هم درین معنی
  • Buna dair başka bir misâl
  • هست بازیهای آن شیر علم ** مخبری از بادهای مکتتم
  • Bayraklardaki aslanların hareketi, gizli bir yelin varlığından haber verir.
  • گر نبودی جنبش آن بادها ** شیر مرده کی بجستی در هوا
  • Yeller esmeseydi ölü aslan havada nasıl olur da hareket ederdi?
  • زان شناسی باد را گر آن صباست ** یا دبورست این بیان آن خفاست
  • Aslanın hareketlerinden rüzgârın sabah yeli, yahut cenup rüzgârı olduğunu anlarsın... bu hareket, o gizli rüzgârı anlatır.
  • این بدن مانند آن شیر علم ** فکر می‌جنباند او را دم به دم
  • Şu beden de bayraktaki aslana benzer... düşünce onu her an oynatır durur!
  • فکر کان از مشرق آید آن صباست ** وآنک از مغرب دبور با وباست 3055
  • Doğudan gelen düşünce sabah yelidir... batıdan gelen ufunetli cenup yeli!
  • مشرق این باد فکرت دیگرست ** مغرب این باد فکرت زان سرست
  • Bu düşünce yelinin doğuşu, başka doğudur... bu düşünce yelinin batısı, o yandadır!
  • مه جمادست و بود شرقش جماد ** جان جان جان بود شرق فاد
  • Ay cansızdır, doğusu da cansız... fakat gönlün doğusu canlar canının canıdır!
  • شرق خورشیدی که شد باطن‌فروز ** قشر و عکس آن بود خورشید روز
  • Gündüzün doğan şu güneş yok mu... iç âlemini aydınlatan güneşin doğuşundan bir kabuktur, onun bir aksidir ancak!
  • زآنک چون مرده بود تن بی‌لهب ** پیش او نه روز بنماید نه شب
  • Çünkü ten, can yalımı olmadı mı ölür gider... artık onca ne gündüz vardır, ne gece!
  • ور نباشد آن چو این باشد تمام ** بی‌شب و بی روز دارد انتظام 3060
  • Beden olmaz, fakat ruh olursa gece ve gündüz bakîdir, düzenlidir.
  • هم‌چنانک چشم می‌بیند به خواب ** بی‌مه و خورشید ماه و آفتاب
  • Nitekim göz, rüyada ay ve güneş olmadığı halde ayı da görür, güneşi de!
  • نوم ما چون شد اخ الموت ای فلان ** زین برادر آن برادر را بدان
  • Arkadaş uykumuz ölümün kardeşidir... bu kardeşe bak o kardeşi anla!
  • ور بگویندت که هست آن فرع این ** مشنو آن را ای مقلد بی‌یقین
  • Sana, rüya ölümün fer’idir derlerse sakın ha, hakikatine erişmedikçe bu sözü dinleme!
  • می‌بیند خواب جانت وصف حال ** که به بیداری نبینی بیست سال
  • Ruhun uykuda öyle şeyler görür ki yirmi yıl uyanık kalsan onları göremezsin!
  • در پی تعبیر آن تو عمرها ** می‌دوی سوی شهان با دها 3065
  • Rüyanı tâbir ettirmek için bir hayli zaman bilgiç padişahlara koşar,
  • که بگو آن خواب را تعبیر چیست ** فرع گفتن این چنین سر را سگیست
  • Şu rüyanın tâbiri nedir diye sorarsın... böyle bir sırra fer’i demek köpekliktir!
  • خواب عامست این و خود خواب خواص ** باشد اصل اجتبا و اختصاص
  • Bu söylediğimiz rüya, alelâde halkın gördüğü rüyadır... Tanrıya yaklaşmış erlerin rüyası ile Tanrı seçmesinin, Tanrı yakınlığının ta kendisidir.
  • پیل باید تا چو خسپد او ستان ** خواب بیند خطه‌ی هندوستان
  • Fil gerektir ki uyuyunca rüyasında Hindistan’ı görsün!
  • خر نبیند هیچ هندستان به خواب ** خر ز هندستان نکردست اغتراب
  • Eşek, hiç Hindistan’ı rüyada görmez... çünkü Hindistan’dan ayrılmamış, gurbete düşmemiştir ki!
  • جان هم‌چون پیل باید نیک زفت ** تا به خواب او هند داند رفت تفت 3070
  • Fil gibi adam akıllı bir can gerek ki uykusunda iştiyakla Hindistan’a gitsin!
  • ذکر هندستان کند پیل از طلب ** پس مصور گردد آن ذکرش به شب
  • Fil Hindistan’ı arar, ister... o yüzden bu istek bu anış geceleyin bir surete bürünüp ona görünür.
  • اذکروا الله کار هر اوباش نیست ** ارجعی بر پای هر قلاش نیست
  • “Tanrıyı anın” emrine uymak, bir herzevekilin işi değil... “Tanrına dön “emrine uymak, her kalleşin ayağının harcı değil.
  • لیک تو آیس مشو هم پیل باش ** ور نه پیلی در پی تبدیل باش
  • Fakat sen meyus olma; file benze! Fil değilsen bile fil olmaya çalış.
  • کیمیاسازان گردون را ببین ** بشنو از میناگران هر دم طنین
  • Âlemdeki kimyagerlere bak... her an sırça üzerine resim yapanların seslerini duy!
  • نقش‌بندانند در جو فلک ** کارسازانند بهر لی و لک 3075
  • Onlar gök boşluğuna suretler düzerler... benim için senin için işler yaparlar!
  • گر نبینی خلق مشکین جیب را ** بنگر ای شب‌کور این آسیب را
  • Ey tavuk karasına uğramış adam! Yeni yakası misler kokan erleri görmüyorsan şu sana dokunan şeyleri gör bari!
  • هر دم آسیبست بر ادراک تو ** نبت نو نو رسته بین از خاک تو
  • Toprağından her an yeniden yeniye otlar biter; onları gör... her an anlayışına yeni bir şey dokunur; onlara bak!
  • زین بد ابراهیم ادهم دیده خواب ** بسط هندستان دل را بی‌حجاب
  • İbrahim Ethem de rüyada hicapsız olarak bütün gönül Hindistan’ını gördü de,
  • لاجرم زنجیرها را بر درید ** مملکت بر هم زد و شد ناپدید
  • Zincirlerini kırdı; memleketi birbirine geçirdi, gözlerden kayboldu!
  • آن نشان دید هندستان بود ** که جهد از خواب و دیوانه شود 3080
  • Şu iş Hindistan’ı görmenin nişanesidir... insan, uykusundan sıçrayıp uyanır, deli divane olur.
  • می‌فشاند خاک بر تدبیرها ** می‌دراند حلقه‌ی زنجیرها
  • Bütün tedbirlerin başına toprak saçar... zincirlerin halkalarını kırar geçer!
  • آنچنان که گفت پیغامبر ز نور ** که نشانش آن بود اندر صدور
  • Peygamberin nuru anlatılırken gönüllerdeki nişanesini söylediği gibi hani...
  • که تجافی آرد از دار الغرور ** هم انابت آرد از دار السرور
  • Dedi ki: Nur, kalbe girdi mi nişanesi şudur: İnsan bu yalan yurttan uzaklaşır, neşeler yurdu olan ahiretten de geçer!
  • بهر شرح این حدیث مصطفی ** داستانی بشنو ای یار صفا
  • Ey temiz dost, Mustafa’nın bu hadisini anlatmak için bir hikaye söyleyeceğiz, dinle.
  • حکایت آن پادشاه‌زاده کی پادشاهی حقیقی بوی روی نمود یوم یفرالمرء من اخیه و امه و ابیه نقد وقت او شد پادشاهی این خاک توده‌ی کودک طبعان کی قلعه گیری نام کنند آن کودک کی چیره آید بر سر خاک توده برآید و لاف زندگی قلعه مراست کودکان دیگر بر وی رشک برند کی التراب ربیع الصبیان آن پادشاه‌زاده چو از قید رنگها برست گفت من این خاکهای رنگین را همان خاک دون می‌گویم زر و اطلس و اکسون نمی‌گویم من ازین اکسون رستم یکسون رفتم و آتیناه الحکم صبیا ارشاد حق را مرور سالها حاجت نیست در قدرت کن فیکون هیچ کس سخن قابلیت نگوید
  • Kendisine hakikî padişahlık yüzü gösteren ve “İnsan o gün kardeşinden,anasından,babasından bile kaçar”âyeti hali olan şehzade..bu toprak yığınının padişahlığı,çocuk tabiatlı kişilerindir:onlar,buna kale almak derler..çocuğun biri üstün gelir,toprak yığınının üstüne çıkar,kale benimdir der..öbür çocuklar,ona haset ederler:çünkü toprak çocukların baharıdır.O şehzade,renklerin bağından kurtulduğundan ben bu renkli topraklara aşağılık toprak diyor,altın,atlas ve kemha demiyorum,bu kemhadan kurtuldum,tek renkli gayb âlemine gittim dedi.”Biz ona çocukken hüküm ve peygamberlik verdik”âyetine göre Tanrı irşadı için yıllar geçmeye lüzum yoktur..dilediğini emredip derhal yapan Tanrı kudretine karşı kimse kabiliyetinden bahsedemez.
  • پادشاهی داشت یک برنا پسر ** باطن و ظاهر مزین از هنر 3085
  • Bir padişahın yiğit bir oğlu vardı... zâhiri de hünerlerle bezenmişti, bâtını da.
  • خواب دید او کان پسر ناگه بمرد ** صافی عالم بر آن شه گشت درد
  • Bir gece rüyasında çocuğunun ansızın öldüğünü gördü. Padişaha âlemin arılığı tortulu bir hal oldu.
  • خشک شد از تاب آتش مشک او ** که نماند از تف آتش اشک او
  • Yanışının tesiri ile gözyaşları bile kurudu, ağlamaya bile iktidarı kalmadı.
  • آنچنان پر شد ز دود و درد شاه ** که نمی‌یابید در وی راه آه
  • Öyle dertlendi, öyle kederlendi ki ah etmeye bile mecali kesildi!
  • خواست مردن قالبش بی‌کار شد ** عمر مانده بود شه بیدار شد
  • Ölüm isteği ile cesedi, iş görmez bir hal aldı... neyse eceli gelmemiş, ömrü varmış; uykudan uyandı.
  • شادیی آمد ز بیداریش پیش ** که ندیده بود اندر عمر خویش 3090
  • Bu sefer de uyanınca öyle bir sevindi ki ömründe öyle bir sevinç görmemişti.
  • که ز شادی خواست هم فانی شدن ** بس مطوق آمد این جان و بدن
  • Sevinçten ölecekti âdeta... canı ile bedeni sanki ölümle dirim arasında tomruğa vurulmuştu!
  • از دم غم می‌بمیرد این چراغ ** وز دم شادی بمیرد اینت لاغ
  • Bu ışık gam soluğu ile de söner, neşe soluğu ile de... işte sana bir alay, işte sana bir eğlence!
  • در میان این دو مرگ او زنده است ** این مطوق شکل جای خنده است
  • O, bu iki ölüm arasında diridir... bu tomruğa vurulmuş olduğu halde gülünecek bir şey!
  • شاه با خود گفت شادی را سبب ** آنچنان غم بود از تسبیب رب
  • Padişah kendi kendine dedi ki: bu neşeye sebep, o gamdı; Tanrı sebep ihsan etti, sevindim.