English    Türkçe    فارسی   

3
2101-2125

  • امر غضوا غضة ابصارکم ** هم شنیدی راست ننهادی تو سم
  • “Gözlerinizi sımsıkı yumun” emrini duydun da yine ayağını doğru atmadın.
  • از دهانت نطق فهمت را برد ** گوش چون ریگست فهمت را خورد
  • Söz söylemem, manasız çan çan etmem, ağzından anlayışını alıp götürür. Kulak kuma benzer, anlayışını içiverir!
  • همچنین سوراخهای دیگرت ** می‌کشاند آب فهم مضمرت
  • Öbür deliklerinden de aynı bunun gibidir… O gizli anlayış suyunu çeker, emer.
  • گر ز دریا آب را بیرون کنی ** بی عوض آن بحر را هامون کنی
  • Denizden bile, yerine koymamak şartıyla su alsan nihayet o denizi kurutur, çöl haline getirirsin.
  • بیگهست ار نه بگویم حال را ** مدخل اعواض را و ابدال را 2105
  • Neyleyim ki vakit yok… Yoksa denizden giden sular, o suların yerine karşılık olan suların ne çeşit ve neden geldiğini söylerdim;
  • کان عوضها و آن بدلها بحر را ** از کجا آید ز بعد خرجها
  • Denizin suları harcandıktan sonra karşılık olarak yerine gelen suları anlatırdım.
  • صد هزاران جانور زو می‌خورند ** ابرها هم از برونش می‌برند
  • Yüz binlerce canlı mahlûk, denizden su içmekte… Bulutlarda ondan su alıyorlar.
  • باز دریا آن عوضها می‌کشد ** از کجا دانند اصحاب رشد
  • Sonra yine deniz, onların karşılığını almakta… Nereden alıyor? Bunu akıl ve fikir sahibi olanlar bilir.
  • قصه‌ها آغاز کردیم از شتاب ** ماند بی مخلص درون این کتاب
  • Bu kitap da birçok hikâyelere başlayıverdik… Fakat onlar noksan kaldı.
  • ای ضیاء الحق حسام الدین راد ** که فلک و ارکان چو تو شاهی نزاد 2110
  • Ey Hak ziyası cömert Husameddin, feleklerle unsurlar, senin gibi bir padişah doğurmamıştır.
  • تو بنادر آمدی در جان و دل ** ای دل و جان از قدوم تو خجل
  • Sen, cana da nadir gelirsin, gönüle de. Senin kudumuna karşı bir şey yapamadığından can da mahcuptur, gönül de!
  • چند کردم مدح قوم ما مضی ** قصد من زانها تو بودی ز اقتضا
  • Geçmiş kavimleri ne kadar methettim, fakat bütün bunlardan maksadım sensin.
  • خانه‌ی خود را شناسد خود دعا ** تو بنام هر که خواهی کن ثنا
  • Dua, çıktığı evi bilir, sen kimin adını anarsan an, kimi översen öv!
  • بهر کتمان مدیح از نا محل ** حق نهادست این حکایات و مثل
  • Övüşleri namahrem olanlardan gizlemek için Allah bile hikâyeler söylemekte, misaller getirmektedir.
  • گر چه آن مدح از تو هم آمد خجل ** لیک بپذیرد خدا جهد المقل 2115
  • O medihler de sana karşı hiçtir, onlar da senden utanıyorlar ama yoksul, elinden ne gelebilirse armağan olarak onu sunar, Allah, bu armağanı da kabul eder.
  • حق پذیرد کسره‌ای دارد معاف ** کز دو دیده‌ی کور دو قطره کفاف
  • Allah, âciz kişinin aczini hoş görür. Körün gözlerindeki iki katra yaşı da kabul eder. Zaten körün gözünde bu iki katradan başka ne bulunabilir ki?
  • مرغ و ماهی داند آن ابهام را ** که ستودم مجمل این خوش‌نام را
  • Ben o güzelim adı pek kısa bir tarzda övdüm; bunu kuş da biliyor, balık da!
  • تا برو آه حسودان کم وزد ** تا خیالش را به دندان کم گزد
  • Sebebi de şu: Hasetçiler, kıskanıp haset ederek ah etmesinler, hayalini dişleriyle dişlemesinler!
  • خود خیالش را کجا یابد حسود ** در وثاق موش طوطی کی غنود
  • Ama zaten hasetçi, onun hayalini nereden bulacak? Hiç fare deliğinde dudu kuşu oturur mu?
  • آن خیال او بود از احتیال ** موی ابروی ویست آن نه هلال 2120
  • O hasetçinin gördüğü hayal, onun hayali değildir ki… O hilâl değil, onun kendi kaşının kılı!
  • مدح تو گویم برون از پنج و هفت ** بر نویس اکنون دقوقی پیش رفت
  • Ben seni beş duyguyla yedi kat göğe sığmayacak bir şekilde öveceğim. Şimdi yaz bakalım: Dekukî ileri geçip imam oldu.
  • پیش رفتن دقوقی به امامت آن قوم
  • Dekukî’nin ileri geçip onlara imam olması
  • در تحیات و سلام الصالحین ** مدح جمله‌ی انبیا آمد عجین
  • Tahiyatta, salih kişilere selâm verilirken bütün peygamberler methedilmiş olur; hepsinin methi, birbiriyle yoğururlar.
  • مدحها شد جملگی آمیخته ** کوزه‌ها در یک لگن در ریخته
  • Medihler, birbirine karışır, âdeta testilerdeki sular, bir leğene dökülür.
  • زانک خود ممدوح جز یک بیش نیست ** کیشها زین روی جز یک کیش نیست
  • Çünkü övülen, bir kişiden daha fazla değildir ki. Bundan dolayı dinler, mezhepler, ancak tek bir mezhepten ibarettir.
  • دان که هر مدحی بنور حق رود ** بر صور و اشخاص عاریت بود 2125
  • Bil ki her övüş, Allah nuruna varır, ulaşır; suretlerle şahısları övüşse âriyettir.