English    Türkçe    فارسی   

3
335-359

  • آب آتش خو زمین بگرفته بود ** موج او مر اوج که را می‌ربود 335
  • Ateş huylu su, yeryüzünü kaplamıştı. Dalgası, dağların tepelerine kadar çıkıyordu.
  • حفظ کردم من نکردم ردتان ** در وجود جد جد جدتان
  • Sizi reddetmedim, atanızın atasının atasının varlığında sizi korudum.
  • چون شدی سر پشت پایت چون زنم ** کارگاه خویش ضایع چون کنم
  • Mademki baş oldun, sana nasıl ayağımla vururum, kendi iş yurdumu nasıl ziyan ederim?
  • چون فدای بی‌وفایان می‌شوی ** از گمان بد بدان سو می‌روی
  • Vefasızlara kendini feda ediyor, kötü bir zan yüzünden o tarafa doğru gidiyorsun.
  • من ز سهو و بی‌وفاییها بری ** سوی من آیی گمان بد بری
  • Bense unutmadan, vefasızlıktan berîyim. Benim yanıma gelsen bile kötü bir zanla gelirsin.
  • این گمان بد بر آنجا بر که تو ** می‌شوی در پیش همچون خود دوتو 340
  • Sen, hani kendine benzeyenlerin önünde iki kat olursun ya… İşte onlar hakkında kötü zanda bulun.
  • بس گرفتی یار و همراهان زفت ** گر ترا پرسم که کو گویی که زفت
  • Nice ulu ulu dostlar, yoldaşlar edindin. Sana, nerede onlar diye sorsam gittiler dersin.
  • یار نیکت رفت بر چرخ برین ** یار فسقت رفت در قعر زمین
  • İyi dostun yüce göklere gitti kötülük dostunsa yerin dibine geçti.
  • تو بماندی در میانه آنچنان ** بی‌مدد چون آتشی از کاروان
  • Ara yerde sen kalakaldın, yardımsız, yardımcısız kervandan arta kalan ve sönmeye mahkûm ateşe döndün.
  • دامن او گیر ای یار دلیر ** کو منزه باشد از بالا و زیر
  • Ey baba yiğit dost, yukardan, aşağıdan münezzeh olanın eteğini tut.
  • نه چو عیسی سوی گردون بر شود ** نه چو قارون در زمین اندر رود 345
  • O, ne İsa gibi göklere ağar, ne Karun gibi yerlere geçer.
  • با تو باشد در مکان و بی‌مکان ** چون بمانی از سرا و از دکان
  • Sen yerden, yurttan alımdan, satımdan kaldın mı o, mekân âleminde de seninle beraberdir, Lâmekân âleminde de.
  • او بر آرد از کدورتها صفا ** مر جفاهای ترا گیرد وفا
  • Bulanıklardan, duruluklar çıkarır, cefalarını vefa yerine tutar.
  • چون جفا آری فرستد گوشمال ** تا ز نقصان وا روی سوی کمال
  • Cefakârlıkta bulunursan noksandan kurtulup kemâle erişesin diye kulağını burar.
  • چون تو وردی ترک کردی در روش ** بر تو قبضی آید از رنج و تبش
  • Sülûkte virdini terk edersen zahmete, mihnete düşer, sıkıntıya uğrarsın ya.
  • آن ادب کردن بود یعنی مکن ** هیچ تحویلی از آن عهد کهن 350
  • İşte o tediptir. Yapma, o eski ahdi hiç değiştirme demektir.
  • پیش از آن کین قبض زنجیری شود ** این که دلگیریست پاگیری شود
  • Bu iç sıkıntısı bir zincir şeklini almadan, bu gönlünü sıkan şey, ayağını bağlamadan önce.
  • رنج معقولت شود محسوس و فاش ** تا نگیری این اشارت را بلاش
  • Bu işareti, beyhude zan etmemen için uğradığın o makul zahmet, duyguna hitap eder bir hâle gelir ve meydana çıkar.
  • در معاصی قبضها دلگیر شد ** قبضها بعد از اجل زنجیر شد
  • Suç işlediğin zaman iç sıkıntıları gönlünü kaplar, bu sıkıntılar, ecelden sonra ist zincir şekline bürünür.
  • نعط من اعرض هنا عن ذکرنا ** عیشة ضنک و نجزی بالعمی
  • Burada bizi anmaktan çekinen kişiye dar bir yaşayış verilir ve körlükle cezalanır.
  • دزد چون مال کسان را می‌برد ** قبض و دلتنگی دلش را می‌خلد 355
  • Hırsız, insanların mallarını çaldı mı bir iç sıkıntısı, bir darlık gönlünü tırmalamaya başlar.
  • او همی‌گوید عجب این قبض چیست ** قبض آن مظلوم کز شرت گریست
  • O, bu sıkıntı, bu darlık nedir ki, der. Şerrinden ağlayan mazlum yok mu? İşte onun sıkıntısı, onun darlığı.
  • چون بدین قبض التفاتی کم کند ** باد اصرار آتشش را دم کند
  • Bu darlığa, bu sıkıntıya pek aldırış etmezse bu inadının rüzgârı ateşini üfler.
  • قبض دل قبض عوان شد لاجرم ** گشت محسوس آن معانی زد علم
  • Hulâsa gönül sıkıntısı, memurların sıkıştırması hâline gelir, o manalar, duyulur, görülür bir hâle gelip meydana çıkar.
  • غصه‌ها زندان شدست و چارمیخ ** غصه بیخست و بروید شاخ بیخ
  • Dertler, zindan ve çarmıh olur. Dert; köktür, kök; dal budak verir.