English    Türkçe    فارسی   

3
4665-4689

  • بانگ زد در گوش او شه کای گدا ** زر نثار آوردمت دامن گشا 4665
  • Padişah âşığın kulağına dedi ki: “Ey yoksul, eteğini aç, sana altın saçmaya geldim.
  • جان تو کاندر فراقم می‌طپید ** چونک زنهارش رسیدم چون رمید
  • Canın ayrılığımla halecan içindeydi… İmdadına geldim, nasıl oldu da ürküp kaçtı?
  • ای بدیده در فراقم گرم و سرد ** با خود آ از بی‌خودی و باز گرد
  • Ey ayrılığımla dünyanın soğuğunu, sıcağını, kahrını, kahrını, lütfunu gören âşık, kendine gel, dön geriye!
  • مرغ خانه اشتری را بی خرد ** رسم مهمانش به خانه می‌برد
  • Akılsız bir tavuk, deveyi evine konuk götürür.
  • چون به خانه مرغ اشتر پا نهاد ** خانه ویران گشت و سقف اندر فتاد
  • Fakat deve, tavuğun evine ayak atar atmaz ev yıkılır, dam çöker!
  • خانه‌ی مرغست هوش و عقل ما ** هوش صالح طالب ناقه‌ی خدا 4670
  • Bizim aklımız, fikrimiz de tavuk kümesinden ibaret. Salih’in aklıysa Allah devesini arar.
  • ناقه چون سر کرد در آب و گلش ** نه گل آنجا ماند نه جان و دلش
  • Deve, başını suya, toprağa daldırınca orada ne toprak kalır, ne can, ne gönül.
  • کرد فضل عشق انسان را فضول ** زین فزون‌جویی ظلومست و جهول
  • Aşk öyle bir fazilettir ki insanı faziletler sahibi yapar… Fakat insan, bu haddinden fazla dileyiş yüzünden hem pek zalimdir, ham de pek cahil!
  • جاهلست و اندرین مشکل شکار ** می‌کشد خرگوش شیری در کنار
  • İnsan hakikaten bilgisizdir; Hele bu müşkül avda büsbütün bilgisiz. Bir tavşan, aslanı kucaklamaya çalışıyor!
  • کی کنار اندر کشیدی شیر را ** گر بدانستی و دیدی شیر را
  • Eğer aslanı bilseydi, görseydi hiç kucaklamaya kalkışır mıydı, buna imkân mı var?
  • ظالمست او بر خود و بر جان خود ** ظلم بین کز عدلها گو می‌برد 4675
  • İnsan, canına da zulmeder, nefsine de… Fakat şu zulme bak, şu zulmü gör ki adaletlerden bile topu kapar, adaletlerden bile üstündür, ileridir.
  • جهل او مر علمها را اوستاد ** ظلم او مر عدلها را شد رشاد
  • Bilgisizliği ilimlere üstattır… Zulmü, adaletlere doğru yol gösterir.
  • دست او بگرفت کین رفته دمش ** آنگهی آید که من دم بخشمش
  • Sadr-ı Cihan, bu nefesi kesilmiş âşık, ona ben nefes bağışlayınca dirilir, kendine gelir diye âşığın elini tuttu,
  • چون به من زنده شود این مرده‌تن ** جان من باشد که رو آرد به من
  • “Bu bedeni ölü, bu canı uyanık âşık, benimle diriliyor. Şu halde o, benim canım… Bana yüz tutuyor.
  • من کنم او را ازین جان محتشم ** جان که من بخشم ببیند بخششم
  • Ben onu bu candan yücelteyim, bu cana muhtaç olmasın. Ona bir can bağışlayayım da ihsanımı onunla görsün!
  • جان نامحرم نبیند روی دوست ** جز همان جان کاصل او از کوی اوست 4680
  • Nâmahrem can, sevgilinin yüzünü göremez. Dostun yüzünü ancak aslı onun civarında olan can görür.
  • در دمم قصاب‌وار این دوست را ** تا هلد آن مغز نغزش پوست را
  • Bu dosta kasap gibi üfüreyim de o lâtif ruhu derisinden çıksın deyip,
  • گفت ای جان رمیده از بلا ** وصل ما را در گشادیم الصلا
  • Âşıka “Ey belâlar yüzünden bedeni terk edip giden can, vuslat kapımızı açtık, gel gel!
  • ای خود ما بی‌خودی و مستی‌ات ** ای ز هست ما هماره هستی‌ات
  • Ey varlığımız, yokluğuna, sarhoşluğuna sebep olan… Ey varlığı, varlığımızdan ibaret bulunan âşık!
  • با تو بی لب این زمان من نو بنو ** رازهای کهنه گویم می‌شنو
  • Şimdi ben sana dilsiz, dudaksız yeniden yeniye eski sırlar söyleyeceğim dinle!
  • زانک آن لبها ازین دم می‌رمد ** بر لب جوی نهان بر می‌دمد 4685
  • Dilsiz, dudaksız söyleyeceğim, çünkü şu diller, dudaklar, bu nefesten ürkerler. Bu nefes, gizli bir ırmağın kıyısında yetişir, meyve verir!
  • گوش بی‌گوشی درین دم بر گشا ** بهر راز یفعل الله ما یشا
  • Şimdi can kulağını aç da “Allah dilediğini yapar sırrını duymaya hazırlan” dedi.
  • چون صلای وصل بشنیدن گرفت ** اندک اندک مرده جنبیدن گرفت
  • Âşık, vuslata çağrıldığını duyunca yavaş yavaş kımıldanmaya başladı.
  • نه کم از خاکست کز عشوه‌ی صبا ** سبز پوشد سر بر آرد از فنا
  • Âşık, topraktan da aşağıyı değil ya… Toprak bile sabah rüzgârının işvesiyle yeşiller giyinir, yokluktan başını kaldırır!
  • کم ز آب نطفه نبود کز خطاب ** یوسفان زایند رخ چون آفتاب
  • Meniden de aşağı değil ya… Meni bile Allah emrini duyar da güneş yüzlü Yusuflar meydana getirir!