English    Türkçe    فارسی   

4
147-171

  • گر نمی‌دانند کش راننده اوست ** باد را پس کردن زاری چه خوست
  • Rüzgârı onun gönderdiğini bilmeseler yalvarmanın manası mı kalır?
  • اهل کشتی همچنین جویای باد ** جمله خواهانش از آن رب العباد
  • Yelkenli gemiye binenler de rüzgâr dilerler, Allah’tan bir uygun yel isterler.
  • همچنین در درد دندانها ز باد ** دفع می‌خواهی بسوز و اعتقاد
  • Diş ağrısı da yelden olursa yana yakıla tamam bir itikatla Allah’tan o yelin yatışmasını dilersin.
  • از خدا لابه‌کنان آن جندیان ** که بده باد ظفر ای کامران 150
  • Askerler de yalvarıp yakarırlar, Allah’tan, “Ey muradımızı veren Rabbim, sen bize bir zafer rüzgârı ver” diye dua ederler.
  • رقعه‌ی تعویذ می‌خواهند نیز ** در شکنجه‌ی طلق زن از هر عزیز
  • Doğum gecikince, gebenin yakınları, her azizden muska isterler.
  • پس همه دانسته‌اند آن را یقین ** که فرستد باد رب‌العالمین
  • Hepsi de adamakıllı bilir ki rüzgârı, Âlemlerin Rabbi Allah göndermekte.
  • پس یقین در عقل هر داننده هست ** اینک با جنبنده جنباننده هست
  • Zaten her bilen kişi, aklen bilir ki hareket edenin bir hareket ettiricisi vardır.
  • گر تو او را می‌نبینی در نظر ** فهم کن آن را به اظهار اثر
  • Sen onu gözünle görmüyorsan eserleri görünüyor ya... Onlara bak da anla!
  • تن به جان جنبد نمی‌بینی تو جان ** لیک از جنبیدن تن جان بدان 155
  • Beden de canla hareket eder: fakat canı görmezsin. Görmezsin ama tenin hareketine bak da canı anla!
  • گفت او گر ابلهم من در ادب ** زیرکم اندر وفا و در طلب
  • Âşık, “Edebe riayet bakımından aptal bile olsam vefada, istekte akıllıyım, anlayışlıyım” dedi.
  • گفت ادب این بود خود که دیده شد ** آن دگر را خود همی‌دانی تو لد
  • Sevgili dedi ki: “Eğer şu görünen hareket, edebe riayetse artık ötesini sen daha iyi bilirsin!
  • قصه‌ی آن صوفی کی زن خود را بیگانه‌ای بگرفت
  • Karısını bir yabancıyla yakalayan sofi
  • صوفیی آمد به سوی خانه روز ** خانه یک در بود و زن با کفش‌دوز
  • Sofinin biri, bir gün eve geldi... Evin bir kapısı vardı, karısı da bir kunduracıyla içerdeydi.
  • جفت گشته با رهی خویش زن ** اندر آن یک حجره از وسواس تن
  • Kadın, nefsinin hilelerine uymuş, kunduracıya kul köle kesilmiş, odada adamla buluşmuştu.
  • چون بزد صوفی به جد در چاشتگاه ** هر دو درماندند نه حیلت نه راه 160
  • Sofi, kuşluk çağı kapıyı sıkıca döver dövmez ikisi de şaşırdılar... ne bir hileye başvurmaya imkân vardı, ne kaçıp kurtulacak bir yol!
  • هیچ معهودش نبد کو آن زمان ** سوی خانه باز گردد از دکان
  • Sofinin, o zamanda dükkânı bırakıp eve gelmesi hiç âdeti değildi.
  • قاصدا آن روز بی‌وقت آن مروع ** از خیالی کرد تا خانه رجوع
  • Karısından bir şeyler sezinlenmiş, şüpheye düşmüş, bu yüzden o gün mahsus vakitsiz gelmişti.
  • اعتماد زن بر آن کو هیچ بار ** این زمان فا خانه نامد او ز کار
  • Kadınınsa onun, hiçbir defa işini bırakıp o zamanda eve gelmeyeceğine itimadı vardı.
  • آن قیاسش راست نامد از قضا ** گرچه ستارست هم بدهد سزا
  • Fakat nasılsa bu fikri doğru çıkmadı... Allah suçları örter... Örter ama cezasını da verir!
  • چونک بد کردی بترس آمن مباش ** زانک تخمست و برویاند خداش 165
  • Kötülükte bulundun mu kork, emin olma, çünkü yaptığın kötülük bir tohumdur, Allah, onu mutlaka bitirir!
  • چند گاهی او بپوشاند که تا ** آیدت زان بد پشیمان و حیا
  • Birkaç kere, belki yaptığına pişman olur, utanırsın diye örter, gizler.
  • عهد عمر آن امیر ممنان ** داد دزدی را به جلاد و عوان
  • O müminler ulusu Ömer, halifeliği zamanında bir hırsızı cellada teslim etti.
  • بانگ زد آن دزد کای میر دیار ** اولین بارست جرمم زینهار
  • Hırsız, ey ülkenin beyi, diye bağırdı, beni öldürtme... Bu, ilk suçum!
  • گفت عمر حاش لله که خدا ** بار اول قهر بارد در جزا
  • Ömer dedi ki: “Hâşâ, Allah, ilk suçta hemencecik gazaba gelip cezasını vermez.
  • بارها پوشد پی اظهار فضل ** باز گیرد از پی اظهار عدل 170
  • Lütfunu meydana çıkarmak için defalarca örter de sonradan adaletini göstermek için cezalandırır;
  • تا که این هر دو صفت ظاهر شود ** آن مبشر گردد این منذر شود
  • Bu suretle bu iki sıfatının da meydana çıkmasını, lütfunun muştucu, kahrının da korkutucu olmasını diler.”