English    Türkçe    فارسی   

4
3274-3298

  • که کسی‌مان گفت که امروز آن سند ** بعد نومیدی ز بیرون می‌رسد
  • Birisi bize onun bugün geleceğini, bizi ümitsizliğe düşürdükten sonra bugün erişeceğini söyledi” dediler.
  • گفت آری بعد من خواهد رسید ** آن یکی خوش شد چو این مژده شنید 3275
  • Üzeyr dedi ki: Evet benden sonra gelecek... çocuklardan biri bu müjdeyi işitince sevindi.
  • بانگ می‌زد کای مبشر باش شاد ** وان دگر بشناخت بیهوش اوفتاد
  • Ey muştucu şadol diye bağırdı. Bir tanesi Üzeyr’i tanıdı;
  • که چه جای مژده است ای خیره‌سر ** که در افتادیم در کان شکر
  • A sersem, müjdenin yeri mi ki? Şeker madeninin tam içine düştün deyip kendisinden geçti, yere yığıldı.
  • وهم را مژده‌ست و پیش عقل نقد ** ز انک چشم وهم شد محجوب فقد
  • Bu, vehme müjdedir ama akla göre vuslatın ta kendisi... çünkü vehim gözü perdelidir, hakikati göremez.
  • کافران را درد و مومن را بشیر ** لیک نقد حال در چشم بصیر
  • Kâfirlere derttir, müminlere muştucu... fakat işin iç yüzünü gören göz göre vuslatın ta kendisi.
  • زانک عاشق در دم نقدست مست ** لاجرم از کفر و ایمان برترست 3280
  • Çünkü âşık, anı daimde daima sarhoştur... hâsılı küfürden de yücedir o, imândan da!
  • کفر و ایمان هر دو خود دربان اوست ** کوست مغز و کفر و دین او را دو پوست
  • Küfür, içteki kuru kabuktur, imân içteki lezzetli kabuk!
  • کفر قشر خشک رو بر تافته ** باز ایمان قشر لذت یافته
  • Küfür de, imân da... ikisi de onun kapıcısıdır... çünkü o içtir küfürle din, ikisi de kabuktur.
  • قشرهای خشک را جا آتش است ** قشر پیوسته به مغز جان خوش است
  • Kuru kabukların yeri ateştir... içe yapışık kabuksa hoştur lezzetlidir.
  • مغز خود از مرتبه‌ی خوش برترست ** برترست از خوش که لذت گسترست
  • İçe gelince: Zaten o, hoşluk mertebesinden de yüksektir... lezzetler veren odur.
  • این سخن پایان ندارد باز گرد ** تا برآرد موسیم از بحر گرد 3285
  • Bu sözün sonu yoktur; geri dön de Musa’m denizin dibinde toz koparsın!
  • درخور عقل عوام این گفته شد ** از سخن باقی آن بنهفته شد
  • Bu sözler alelâde halkın aklına göre söylendi... geri kalanı ise gizlenmiştir!
  • زر عقلت ریزه است ای متهم ** بر قراضه مهر سکه چون نهم
  • A töhmetli kişi, senin akıl altının paramparça... böyle bir altına nasıl mühür ve damga vurayım?
  • عقل تو قسمت شده بر صد مهم ** بر هزاران آرزو و طم و رم
  • Aklın yüzlerce mühim işe dağılmış... binlerce isteğe mala mülke bölünmüş!
  • جمع باید کرد اجزا را به عشق ** تا شوی خوش چون سمرقند و دمشق
  • Bu cüzleri âşkla bir araya toplamak gerek ki Semerkant ve Dımışk gibi hoş bir hale gelsin!
  • جو جوی چون جمع گردی ز اشتباه ** پس توان زد بر تو سکه‌ی پادشاه 3290
  • Onları en küçük parçasına kadar toplar şüpheden arınırsan sana padişah sikkesi basılabilir.
  • ور ز مثقالی شوی افزون تو خام ** از تو سازد شه یکی زرینه جام
  • A ham kişi, ağırlıkta bir miskalı geçersen padişah senden bir altın kadeh düzer.
  • پس برو هم نام و هم القاب شاه ** باشد و هم صورتش ای وصل خواه
  • O kadehte padişahın hem adı, hem lâkapları, hem de resmi olur ey vuslat dileyen.
  • تا که معشوقت بود هم نان هم آب ** هم چراغ و شاهد و نقل شراب
  • Nihayet sevgilin sana hem ekmek olur, hem su... hem ışık kesilir, hem güzel, hem meze olur, hem şarap!
  • جمع کن خود را جماعت رحمتست ** تا توانم با تو گفتن آنچ هست
  • Kendini derle topla da ne varsa sana söyleyebileyim.
  • زانک گفتن از برای باوریست ** جان شرک از باوری حق بریست 3295
  • Çünkü söz söylemek, tasdik edilmek içindir... Tanrıya şirk koşan can, doğruya inanmaz.
  • جان قسمت گشته بر حشو فلک ** در میان شصت سودا مشترک
  • Feleğin abes şeylerine bölünmüş olan can, altmış sevda ortasında müşterek bir hale gelmiştir.
  • پس خموشی به دهد او را ثبوت ** پس جواب احمقان آمد سکوت
  • Artık, böyle kişiye bir şey söylenemez, ona karşı susmak daha iyidir... çünkü ahmaklara verilecek cevap sükûttur.
  • این همی‌دانم ولی مستی تن ** می‌گشاید بی‌مراد من دهن
  • Bunu bilirim ben... bilirim ama ten sarhoşluğu ağzımı, ben istemediğim halde açar.