English    Türkçe    فارسی   

3
486-535

  • گوش تو او را چو راه دم شود ** دود تلخ از خانه‌ی او کم شود
  • Senin bu dinleyişin ona bir nefes yolu oldu mu gönül yurdunda o acı duman azalır.
  • غمگساری کن تو با ما ای روی ** گر به سوی رب اعلی می‌روی
  • Yolcu, eğer yüce Allah’a gidiyorsa bize dertdaş ol, derdimize çare bul.
  • این تردد حبس و زندانی بود ** که بنگذارد که جان سویی رود
  • Bu tereddüt, bir hapistir, bir zindandır. Canın bir tarafa gitmesine müsaade etmez ki.
  • این بدین سو آن بدان سو می‌کشد ** هر یکی گویا منم راه رشد
  • Bu şu tarafa çeker, o bu tarafa. Her biri, doğru yol benim der.
  • این تردد عقبه‌ی راه حقست ** ای خنک آن را که پایش مطلقست 490
  • Bu tereddüt, Allah yolunun tuzağı, sarp yeridir. Ne mutlu ayağı çözük kişiye.
  • بی‌تردد می‌رود در راه راست ** ره نمی‌دانی بجو گامش کجاست
  • O, doğru yolda tereddütsüz gider. Eğer yol bilmiyorsan öyle bir hür adamın adımı nerede? Onu ara!
  • گام آهو را بگیر و رو معاف ** تا رسی از گام آهو تا بناف
  • Ceylânın izini izle, her şeyden kurtulmuş bir halde yola düş de onun izini izleye, izleye nihayet miske erişesin.
  • زین روش بر اوج انور می‌روی ** ای برادر گر بر آذر می‌روی
  • Bu çeşit yürüyüşle zahiren ateşe bile girsen yine apaydın yücelere kadar varırsın.
  • نه ز دریا ترس نه از موج و کف ** چون شنیدی تو خطاب لا تخف
  • Mademki “Korkma” hitabını duydun, ne denizden korkun var ne dalgadan, ne köpükten!
  • لا تخف دان چونک خوفت داد حق ** نان فرستد چون فرستادت طبق 495
  • Allah, sana Hak korkusunu verdi mi bunu “Korkma” hitabı say. Sana tabak yolladı mı ekmek de yollayacak demektir.
  • خوف آن کس راست کو را خوف نیست ** غصه‌ی آن کس را کش اینجا طوف نیست
  • Korku, korkusu olmayan adamındır. Dert, burada dönüp dolaşmayan kimsenindir.
  • روان شدن خواجه به سوی ده
  • Şehirlinin köye gitmesi
  • خواجه در کار آمد و تجهیز ساخت ** مرغ عزمش سوی ده اشتاب تاخت
  • Şehirli, işe koyuldu, hazırlığını tamamladı, azim kuşu köye doğru koşmaya, uçmağa başladı.
  • اهل و فرزندان سفر را ساختند ** رخت را بر گاو عزم انداختند
  • Ehli, çoluğu, çocuğu da yol hazırlığını görüp eşyalarını azim öküzüne yüklediler.
  • شادمانان و شتابان سوی ده ** که بری خوردیم از ده مژده ده
  • Neşeli bir halde koşa koşa yola düştüler. “Köyden istifadeler edeceğiz, bize köyden müjde ver, müjde!” diye diye köye doğru yöneldiler.
  • مقصد ما را چراگاه خوشست ** یار ما آنجا کریم و دلکشست 500
  • “Gittiğimiz yer güzel bir çayırlık, çimenlik. Orada da sevdiğimiz kerem sahibi bir dostumuz var.
  • با هزاران آرزومان خوانده است ** بهر ما غرس کرم بنشانده است
  • Bizi binlerce istekle çağırdı. Bizim için ihsan ağacını dikti.
  • ما ذخیره‌ی ده زمستان دراز ** از بر او سوی شهر آریم باز
  • Uzun kışın azığını köyden tedarik edip şehre getiririz gayri.
  • بلک باغ ایثار راه ما کند ** در میان جان خودمان جا کند
  • Hatta dostumuz, bağını bile bize bağışlar. Bize canında yer verir.
  • عجلوا اصحابنا کی تربحوا ** عقل می‌گفت از درون لا تفرحوا
  • Yoldaşlar, çabuk olun da istifadeler edelim” diyorlardı. Fakat akıl, içeriden içeri “Övünmeyin!”
  • من رباح الله کونوا رابحین ** ان ربی لا یحب الفرحین 505
  • Allah faydasıyla faydalanın. Şüphe yok, Rabbim, sevinen, öğünen kişileri sevmez.
  • افرحوا هونا بما آتاکم ** کل آت مشغل الهاکم
  • Allah’ın size ihsan ediverdiği şeylere sevinin, neşelenin. Sizi işgal eden şey, sizi Hak’tan alıkor aldatır.
  • شاد از وی شو مشو از غیر وی ** او بهارست و دگرها ماه دی
  • Gamdan neşelenen, ondan başka bir şeyden neşelenme, sevinme. Dert ve gam bahardır, başka şeyler kış!
  • هر چه غیر اوست استدراج تست ** گرچه تخت و ملکتست و تاج تست
  • Ondan başka her şey, seni yavaş, yavaş helâke doğru götüren düşüncelerindir. İsterse sana taç, taht, mal, mülk olsun!
  • شاد از غم شو که غم دام لقاست ** اندرین ره سوی پستی ارتقاست
  • Gamdan sevin… Gam vuslat tuzağıdır. Bu yolda aşağıya düşüş, hakikatte yükseliştir.
  • غم یکی گنجیست و رنج تو چو کان ** لیک کی در گیرد این در کودکان 510
  • Gam bir hazinedir. Senin zahmet ve meşakkat çekişine maden. Fakat bu söz, çocuklara nerden tesir edecek?
  • کودکان چون نام بازی بشنوند ** جمله با خر گور هم تگ می‌دوند
  • Çocuklar, oyun adını duydular mı hepsi de yaban eşeğiyle yarışa girişirler.
  • ای خران کور این سو دامهاست ** در کمین این سوی خون‌آشامهاست
  • Ey yaban eşekleri, bu yanda tuzaklar var. Bu yandaki tuzaklarda kan içiciler var.
  • تیرها پران کمان پنهان ز غیب ** بر جوانی می‌رسد صد تیر شیب
  • Oklar uçuşup durmakta, yay, gayb âleminde gizli. Gençlere yüzlerce ihtiyarlık okları erişmekte.
  • گام در صحرای دل باید نهاد ** زانک در صحرای گل نبود گشاد
  • Gönül ovasına adım atmak gerek. Çünkü bu ovada ferahlık, genişlik, neşe olamaz.
  • ایمن آبادست دل ای دوستان ** چشمه‌ها و گلستان در گلستان 515
  • Dostlar, gönül, eminliktir, huzur yeridir. Orada kaynaklar, gül bahçeleri içinde gül bahçeleri var.
  • عج الی القلب و سر یا ساریه ** فیه اشجار و عین جاریه
  • Yolcu, kalbe yürü, orada seyret, orada gez dolaş. Ağaçlar var orada, akan sular var orada.
  • ده مرو ده مرد را احمق کند ** عقل را بی نور و بی رونق کند
  • Köye gitme. Köy, adamı ahmak bir hâle sokar… Aklı nursuz, fersiz bir hâle getirir.
  • قول پیغامبر شنو ای مجتبی ** گور عقل آمد وطن در روستا
  • Ey seçilmiş temiz adam, Peygamber’in sözünü dinle. Köyde yurt tutmak, aklın mezarıdır.
  • هر که را در رستا بود روزی و شام ** تا بماهی عقل او نبود تمام
  • Köyde sabah, akşam bir gün kalan kişinin aklı, bir ay yerine gelemez.
  • تا بماهی احمقی با او بود ** از حشیش ده جز اینها چه درود 520
  • Tam bir ay onun ahmaklığı gitmez. Köy otlarından da bundan başka ne biçilebilir ki?
  • وانک ماهی باشد اندر روستا ** روزگاری باشدش جهل و عمی
  • Köyde bir ay kalan kişi, nice zaman bilgisiz ve kör kalır.
  • ده چه باشد شیخ واصل ناشده ** دست در تقلید و حجت در زده
  • Köy nedir? Hakikate ulaşmamış, elini taklit ve huccete atmış şeyh!
  • پیش شهر عقل کلی این حواس ** چون خران چشم‌بسته در خراس
  • Aklı kül şehrine karşı bu duygular, gözleri bağlı değirmen eşeklerine benzer.
  • این رها کن صورت افسانه گیر ** هل تو دردانه تو گندم‌دانه گیر
  • Bunu geç de hikâyeye giriş, inciyi bırak. Buğday tanesini ele al.
  • گر بدر ره نیست هین بر می‌ستان ** گر بدان ره نیستت این سو بران 525
  • İnciye yol yoksa hemencecik buğdayı al. O tarafa yol yoksa bu tarafa at sür.
  • ظاهرش گیر ار چه ظاهر کژ پرد ** عاقبت ظاهر سوی باطن برد
  • Zahir, eğri büğrü uçsa bile sen zahirine bak. Zahir, nihayet insanı bâtına götürür.
  • اول هر آدمی خود صورتست ** بعد از آن جان کو جمال سیرتست
  • Her insanın evveli suretten ibarettir. Ondan sonra can gelir ki can, manevi güzellik, ahlâk güzelliğidir.
  • اول هر میوه جز صورت کیست ** بعد از آن لذت که معنی ویست
  • Her meyvenin evveli suretten başka nedir ki? Ondan sonra lezzet gelir ki lezzet, meyvenin manasıdır.
  • اولا خرگاه سازند و خرند ** ترک را زان پس به مهمان آورند
  • Önce çadır kurarlar da sonra Türkü konuk çağırırlar.
  • صورتت خرگاه دان معنیت ترک ** معنیت ملاح دان صورت چو فلک 530
  • Bil ki suretin çadırıdır, mânan Türk. Mânan bil ki kaptandır, suretin gemi!
  • بهر حق این را رها کن یک نفس ** تا خر خواجه بجنباند جرس
  • Allah için şunu bir nefes olsun bırak da şehirlinin eşeği çanını çalsın!
  • رفتن خواجه و قومش به سوی ده
  • Şehirliyle akrabasının köye gitmeleri
  • خواجه و بچگان جهازی ساختند ** بر ستوران جانب ده تاختند
  • Şehirli ve çoluğu, çocuğu hazırlıklarını tamamladılar, eşyalarını katırlara yükleyip köye doğru yollandılar.
  • شادمانه سوی صحرا راندند ** سافروا کی تغنموا بر خواندند
  • Hayvanlarını neşeli neşeli sürmekte, “Sefer edin de ganimet bulun” demekteydiler.
  • کز سفرها ماه کیخسرو شود ** بی سفرها ماه کی خسرو شود
  • Ay, sefer ede ede Keyhusrev olur. Tolunay hâline gelir. Sefer etmeksizin nasıl padişah kesilir ki?
  • از سفر بیدق شود فرزین راد ** وز سفر یابید یوسف صد مراد 535
  • Beydak, seferle satrancın en üst hanesi olan ferzin hanesine gelir, ferzin olur. Yusuf, seferden faydalanır, yüzlerce muradına erişir.