English    Türkçe    فارسی   

2
1289-1338

  • Atların gözleri, ottan, otlaktan başka bir yerde değildir. Onları buralardan başka nereye çağırsan “ gelmem, niye geleyim” derler.
  • چشم اسبان جز گیاه و جز چرا ** هر کجا خوانی بگوید نه چرا
  • Allah nuru, duygu nuruna binmiştir de ondan sonra can, Allah’a rağbet etmiştir. 1290
  • نور حق بر نور حس راکب شود ** آن گهی جان سوی حق راغب شود
  • Binici olmayan at yol gitmeyi ne bilir? Doğru ve ana caddeyi bilmek için padişah lâzım.
  • اسب بی‏راکب چه داند رسم راه ** شاه باید تا بداند شاه راه‏
  • Nuru, binici olan duyguya doğrul. O onur, duyguya ne güzel bir sahiptir.
  • سوی حسی رو که نورش راکب است ** حس را آن نور نیکو صاحب است‏
  • His nurunu bezeyen, Allah nurudur. Bu suretle “Nur üstüne nur” ayetinin manası zuhur eder.
  • نور حس را نور حق تزیین بود ** معنی نور علی‏ نور این بود
  • His nuru adamı yere çeker, Hak nuru Kevser ırmağına götürür.
  • نور حسی می‏کشد سوی ثری ** نور حقش می‏برد سوی علی‏
  • Çünkü duygularla idrak edilen âlem, çok aşağılık bir âlemdir. Allah nuru bir denizdir, duygu ise bir çiğ tanesi gibi. 1295
  • ز انکه محسوسات دونتر عالمی است ** نور حق دریا و حس چون شبنمی است‏
  • Fakat duyguya binmiş olan meydanda değildir, iyi eserlerinden, güzel sözlerinden başka bir şey görünmez.
  • لیک پیدا نیست آن راکب بر او ** جز به آثار و به گفتار نکو
  • Duyguya mensup olan nur bile, kesif ve cismani olmakla beraber gözlerin karasında gizlidir.
  • نور حسی کاو غلیظ است و گران ** هست پنهان در سواد دیده‏گان‏
  • Öfkenden sen duygu nurunu bile görmüyorsun, dine mensup nuru nasıl görürsün?
  • چون که نور حس نمی‏بینی ز چشم ** چون ببینی نور آن دینی ز چشم‏
  • Duygu nuru, bu kadar kesafetiyle beraber gizli olursa ap-arı olan bir ışık nasıl olur da gizli olmaz?
  • نور حس با این غلیظی مختفی است ** چون خفی نبود ضیایی کان صفی است‏
  • Bu cihan, gayp rüzgârının elinde bir saman çöpüne benzer, tamamıyla âcizdir. Gayp âleminin dileği, 1300
  • این جهان چون خس به دست باد غیب ** عاجزی پیش گرفت و داد غیب‏
  • Onu gâh yüceltir, gâh alçaltır. Gâh doğrultur, gâh kırar.
  • گه بلندش می‏کند گاهیش پست ** گه درستش می‏کند گاهی شکست‏
  • Gâh sağa götürür, gâh sola… Gâh gül bahçesi haline kor, gâh diken haline.
  • گه یمینش می‏برد گاهی یسار ** گه گلستانش کند گاهیش خار
  • El gizlidir, yazı yazan kalemi gör. At oynayıp seğirtmekte, binici meydanda değil.
  • دست پنهان و قلم بین خط گزار ** اسب در جولان و ناپیدا سوار
  • Fırlayıp giden oka bak, yay gizli. Canlar meydanda da canların canı görünmüyor.
  • تیر پران بین و ناپیدا کمان ** جانها پیدا و پنهان جان جان‏
  • Oku kırma. O padişah okudur. Yaydan çıkan ok değildir, her şeyi bilenin şastından atılmıştır. 1305
  • تیر را مشکن که این تیر شهی است ** تیر پرتابی ز شصت آگهی است‏
  • Hak, “ Mâ remeyte iz remeyte” dedi. Allah’ın işi, bütün işlere örnektir, misaldir.
  • ما رمیت إذ رمیت گفت حق ** کار حق بر کارها دارد سبق‏
  • Kendi kızgınlığını kır, oku kırma. Senin kızgın gözün sana sütü kan gösterir.
  • خشم خود بشکن تو مشکن تیر را ** چشم خشمت خون شمارد شیر را
  • O kanlara bulanmış, senin kanınla ıslanmış oku alıp öp de padişaha götür.
  • بوسه ده بر تیر و پیش شاه بر ** تیر خون آلود از خون تو تر
  • Meydanda olan âcizdir, bağlanmıştır, zebundur. Görünmeyense pek kuvvetli ve galip.
  • آن چه پیدا عاجز و بسته و زبون ** و آن چه ناپیدا چنان تند و حرون‏
  • Biz avlardan ibaretiz, kimin böyle bir tuzağı var? Çevgânın önünde toplardan başka bir şey değiliz, çevgânı idare eden nerde? 1310
  • ما شکاریم این چنین دامی کراست ** گوی چوگانیم چوگانی کجاست‏
  • Yırtıyor, dikiyor, nerde bu terzi? Üflüyor, yakıyor, nerde bu ateşi yakan?
  • می‏درد می‏دوزد این خیاط کو ** می‏دمد می‏سوزد این نفاط کو
  • Bir an içinde sıddıkı kâfir eder, bir an içinde zındıkı zahit.
  • ساعتی کافر کند صدیق را ** ساعتی زاهد کند زندیق را
  • Onun içindir ki ihlâs sahibi, varlığından tamamıyla halâs olmadıkça tuzağa düşmek tehlikesindedir.
  • ز انکه مخلص در خطر باشد ز دام ** تا ز خود خالص نگردد او تمام‏
  • Çünkü yoldadır, yol kesicilerse sayısız. Ancak Allah amanında olan kurtulur.
  • ز انکه در راهست و ره زن بی‏حد است ** آن رهد کاو در امان ایزد است‏
  • Aynası tamamıyla arınmayan, henüz ihlâs sahibidir. Kuş tutmayan henüz avla meşguldür. 1315
  • آینه‏ی خالص نگشت او مخلص است ** مرغ را نگرفته است او مقنص است‏
  • Fakat ihlâs sahibini Allah ihlâs makamına ulaştırırsa ihlâs sahibi kurtulur, emniyet makamına varır.
  • چون که مخلص گشت مخلص باز رست ** در مقام امن رفت و برد دست‏
  • Hiçbir ayna yoktur ki ayna olduktan sonra tekrar demir haline gelsin. Hiçbir ekmek yoktur ki tekrar harmandaki buğday şekline dönsün.
  • هیچ آیینه دگر آهن نشد ** هیچ نانی گندم خرمن نشد
  • Hiçbir üzüm tekrar dönüp koruk olmaz. Hiçbir olmuş meyve tekrar turfanda haline gelmez.
  • هیچ انگوری دگر غوره نشد ** هیچ میوه‏ی پخته با کوره نشد
  • Piş, ol da bozulmadan kurtul. Yürü, Burhan-ı Muhakkık gibi nur ol.
  • پخته گرد و از تغیر دور شو ** رو چو برهان محقق نور شو
  • Kendinden kurtuldun mu tamamıyla Burhan olursun. Kul yok oldu mu sultan kesilirsin. 1320
  • چون ز خود رستی همه برهان شدی ** چون که بنده نیست شد سلطان شدی‏
  • Bunu apaçık görmek istersen Salâhaddin gösterdi, gözleri görür bir hale getirdi, açtı.
  • ور عیان خواهی صلاح دین نمود ** دیده‏ها را کرد بینا و گشود
  • Allah nuruna sahip olan her göz, fakrı onun gözünden dersler verir.
  • فقر را از چشم و از سیمای او ** دید هر چشمی که دارد نور هو
  • Şeyh, Allah gibi aletsiz işler görür. Müritlere sözsüz dersler verir.
  • شیخ فعال است بی‏آلت چو حق ** با مریدان داده بی‏گفتی سبق‏
  • Gönül, onun elinde mum gibi yumuşaktır. Mührü, gönle gâh ayıp, gâh şeref damgasını basar.
  • دل به دست او چو موم نرم رام ** مهر او گه ننگ سازد گاه نام‏
  • Mumundaki mühür, bir yüzüğe alamettir, onu hatırlatır, ya asıl o yüzük de ki nakış kimin alametidir, kimi hatırlatmaktadır? 1325
  • مهر مومش حاکی انگشتری است ** باز آن نقش نگین حاکی کیست‏
  • O nakış, efkârının her halkası, öbürüne geçmiş, bu suretle birbirine zincirlenmiş olan o Zerger’in fikrini anlatır.
  • حاکی اندیشه‏ی آن زرگر است ** سلسله‏ی هر حلقه اندر دیگر است‏
  • Gönül dağlarındaki bu ses kimin? Bu dağ, gâh sesle dopdolu, gâh bomboş ve sessiz.
  • این صدا در کوه دلها بانگ کی ست ** گه پرست از بانگ این که گه تهی است‏
  • Ev sahibi, nerde olursa olsun hâkim ve üstatdır, yaptığı iş yerli yerindedir. Bu gönül dağı, onun sesinden hâli kalmasın!
  • هر کجا هست او حکیم است اوستاد ** بانگ او زین کوه دل خالی مباد
  • Dağ vardır, sesi iki misli aksettirir… Dağ vardır, yüz misli.
  • هست که کاوا مثنا می‏کند ** هست که کآواز صد تا می‏کند
  • Dağ; o sesten, o sözden yüz binlerce halis ve sâf kaynaklar sızdırır. 1330
  • می‏زهاند کوه از آن آواز و قال ** صد هزاران چشمه‏ی آب زلال‏
  • Fakat dağdan o lütuf kesildi mi sular, kaynaklarında kan kesilir.
  • چون ز کوه آن لطف بیرون می‏شود ** آبها در چشمه‏ها خون می‏شود
  • O kadehi kutlu padişahlar padişahı yüzünden Tûr dağı lâl haline geldi.
  • ز آن شهنشاه همایون نعل بود ** که سراسر طور سینا لعل بود
  • Dağın cüzileri canlandı, akıllandı. Ey halk biz bir taştan da aşağı mıyız ki?
  • جان پذیرفت و خرد اجزای کوه ** ما کم از سنگیم آخر ای گروه‏
  • Ne candan bir çeşme coşmakta, ne beden yeşiller giymiş ruhanilere katılmakta…
  • نه ز جان یک چشمه جوشان می‏شود ** نه بدن از سبز پوشان می‏شود
  • Onda ne bir iştiyak sahibinin sesi var, ne sâkinin bir yudum şarabının neşesi! 1335
  • نه صدای بانگ مشتاقی در او ** نه صفای جرعه‏ی ساقی در او
  • Nerde hamiyet ki böyle bir dağı; keserle, çapayla, neyle olursa kökünden yıksın.
  • کو حمیت تا ز تیشه و ز کلند ** این چنین که را بکلی بر کنند
  • Belki cüzilerine bir ay parıltısı vurur, belki ay ışığı, ona yol bulur!
  • بو که بر اجزای او تابد مهی ** بو که در وی تاب مه یابد رهی‏
  • Kıyamette dağlar yerlerinden sökülecek… Senin bir davranman da ne vakit böyle bir keremde bulunacak?
  • چون قیامت کوهها را بر کند ** پس قیامت این کرم کی می‏کند