English    Türkçe    فارسی   

2
1447-1496

  • Onlar, ahvali anlamak üzere Zünnun’un yanına yaklaşınca Zünnun onlara bağırdı: “Hey, kimlersiniz? Sakının!”
  • چون رسیدند آن نفر نزدیک او ** بانگ بر زد هی کیانید اتقوا
  • Onlar, edepli, edepli “ Biz dostlardanız. Buraya canla başla hal hatır sormak için geldik.
  • با ادب گفتند ما از دوستان ** بهر پرسش آمدیم اینجا به جان‏
  • Nasılsın ey hünerli, marifetli akıl denizi? Akıllı olduğun halde niye kendini deli gösteriyorsun, bu ne bühtan?
  • چونی ای دریای عقل ذو فنون ** این چه بهتان است بر عقلت جنون‏
  • Güneşe külhanın dumanı erişir mi? Anka, kargaya zebun olur mu? 1450
  • دود گلخن کی رسد در آفتاب ** چون شود عنقا شکسته از غراب‏
  • Bizden çekinme, şunu anlat. Biz seni sevenleriz. Bize bu işi etme.
  • وامگیر از ما بیان کن این سخن ** ما محبانیم با ما این مکن‏
  • Sevenleri, kendinden uzaklaştırmak yaraşmaz. Onlardan işi gizlemek onları hileyle aldatmak doğru değildir.
  • مر محبان را نشاید دور کرد ** یا به رو پوش و دغل مغرور کرد
  • Padişahım, sırrı açığa vur. Ey ay yüzlü, yüzünü bulutla gizleme.
  • راز را اندر میان آور شها ** رو مکن در ابر پنهانی مها
  • Biz seni seviyoruz, sana sadığız, âşığız. İki âlemde de gönlümüzü sana verdik” dediler.
  • ما محب و صادق و دل خسته‏ایم ** در دو عالم دل به تو در بسته‏ایم‏
  • Zünnun, sövüp saymaya başladı, delicesine saçma sapan sözler söyledi. 1455
  • فحش آغازید و دشنام از گزاف ** گفت او دیوانگانه زی و قاف‏
  • Sıçrayıp onlara taş topaç yağdırmaya, sopa sallayıp fırlatmaya koyuldu. Hepsi yaralanıp ezilmek korkusundan kaçtılar.
  • بر جهید و سنگ پران کرد و چوب ** جملگی بگریختند از بیم کوب‏
  • Zünnun, kahkahayla gülüp başını salladı. Dedi ki: “ Şu dostların heva ve hevesine bak.
  • قهقهه خندید و جنبانید سر ** گفت باد ریش این یاران نگر
  • Dostlara bak! Hani dost olanların nişanesi? Dostlara zahmet can gibi sevimlidir.
  • دوستان بین، کو نشان دوستان ** دوستان را رنج باشد همچو جان‏
  • Dosta, dostun zahmeti ağır gelir mi? Zahmet içtir, ruhtur. Dostluksa onun derisine benzer.
  • کی کران گیرد ز رنج دوست دوست ** رنج مغز و دوستی آن را چو پوست‏
  • Dostluk nişanesi belâdan, afetlerden, mihnetlerden hoşlanmak değil midir? 1460
  • نه نشان دوستی شد سر خوشی ** در بلا و آفت و محنت کشی‏
  • Dost altın gibidir. Belâ da ateşe benzer. Halis altın, ateş içinde saf bir hale gelir”
  • دوست همچون زر بلا چون آتش است ** زر خالص در دل آتش خوش است‏
  • Efendisinin Lokman’ı sınaması
  • امتحان کردن خواجه‏ی لقمان زیرکی لقمان را
  • Tertemiz bir kul olan Lokman, gece gündüz kullukta çevik ve gayretli değil miydi?
  • نه که لقمان را که بنده‏ی پاک بود ** روز و شب در بندگی چالاک بود
  • Efendisi, onu ileri tutar, oğullarından üstün görürdü.
  • خواجه‏اش می‏داشتی در کار پیش ** بهترش دیدی ز فرزندان خویش‏
  • Çünkü lokman, filvaki kuloğluydu ama efendiydi, heva ve hevesten hürdü.
  • ز انکه لقمان گر چه بنده زاد بود ** خواجه بود و از هوا آزاد بود
  • Bir padişah, konuşma esnasında bir şeyhe dedi ki: “ Benden bir şey dile” 1465
  • گفت شاهی شیخ را اندر سخن ** چیزی از بخشش ز من درخواست کن‏
  • Şeyh “ Padişahım, bana böyle söylemekten utanmıyor musun? Hele biraz daha yüksel!
  • گفت ای شه شرم ناید مر ترا ** که چنین گویی مرا زین برتر آ
  • Benim iki kulum var. Onlar hor hakir kişilerdir ama ikisi de sana hükmederler, ikisi de emrederler” dedi.
  • من دو بنده دارم و ایشان حقیر ** و آن دو بر تو حاکمانند و امیر
  • Padişah “Bu söz hatalı bir söz. O iki kul kimler ?” deyince, şeyh “ Birisi kızmak, öbürü şehvet” dedi.
  • گفت شه آن دو چه‏اند این زلت است ** گفت آن یک خشم و دیگر شهوت است‏
  • Padişahlıktan feragat edeni padişah bil. Onun nuru ayla güneş olmaksızın da parlar durur.
  • شاه آن دان کاو ز شاهی فارغ است ** بی‏مه و خورشید نورش بازغ است‏
  • Mahzene sahip olan, zatı mahzen olmuş kişidir. Varlığa, mağlûp olan, varlığa düşman olan kişidir. 1470
  • مخزن آن دارد که مخزن ذات اوست ** هستی او دارد که با هستی عدوست‏
  • Lokman’ın efendisi, görünüşte onun efendisiydi ama hakikatte Lokman’ın kuluydu.
  • خواجه‏ی لقمان به ظاهر خواجه‏وش ** در حقیقت بنده، لقمان خواجه‏اش‏
  • Bu ters dünyada benzerler pek çoktur. Onların nazarında bir gevher, çöp parçasından da bayağıdır.
  • در جهان باژگونه زین بسی است ** در نظرشان گوهری کم از خسی است‏
  • Her çöle, geçip kurtulunacak yer adı verilmiştir. Ad ve suret, halkın akıllarına tuzaktır.
  • مر بیابان را مفازه نام شد ** نام و رنگی عقلشان را دام شد
  • Bir güruhu, elbisesi tanıtır. Onu o libasla görünce avamdan derler.
  • یک گره را خود معرف جامه است ** در قبا گویند کاو از عامه است‏
  • Mürailik sureti de bir güruhun adını zâhitliğe çıkarmıştır. Hâlbuki kendisi riyaya boğulmuştur. 1475
  • یک گره را ظاهر سالوس زهد ** نور باید تا بود جاسوس زهد
  • Taklitten, kapıp kaçmadan arınmış nur gerek ki, onu, sözünü dinlemeden, işini görmeden tanısın.
  • نور باید پاک از تقلید و غول ** تا شناسد مرد را بی‏فعل و قول‏
  • Bu nura sahip olan, akıl yoluyla onun kalbine girer, nakdini görür, nakil ve rivayete bağlanmaz.
  • در رود در قلب او از راه عقل ** نقد او بیند نباشد بند نقل‏
  • Gaybı adamakıllı bilen Allah’ın has kulları can âleminde kalp casuslarıdır.
  • بندگان خاص علام الغیوب ** در جهان جان جواسیس القلوب‏
  • Hayal gibi gönle girerler. Gizli şey ve hal, onların önünde apaçıktır.
  • در درون دل در آید چون خیال ** پیش او مکشوف باشد سر حال‏
  • Serçenin vücudunda ne kuvvet, ne kudret vardır ki sırrı, doğanın aklından gizli kalsın? 1480
  • در تن گنجشک چه بود برگ و ساز ** که شود پوشیده آن بر عقل باز
  • Allah sırlarına vakıf olan kişinin önünde mahlûkatın sırrı nedir ki?
  • آن که واقف گشت بر اسرار هو ** سر مخلوقات چه بود پیش او
  • Göklere çıkan adama yeryüzünde yürümek güç gelir mi?
  • آن که بر افلاک رفتارش بود ** بر زمین رفتن چه دشوارش بود
  • Be zalim, Davut’un elinde demir mum haline gelir, erirdi, artık onun avucunda mum ne oluyor?
  • در کف داود کاهن گشت موم ** موم چه بود در کف او ای ظلوم‏
  • Lokman, kul şeklinde bir efendiydi. Kulluğu, yalnız zahiri bir görünüşten ibaretti.
  • بود لقمان بنده شکلی خواجه‏ای ** بندگی بر ظاهرش دیباجه‏ای‏
  • Meselâ, efendi tanımadık bir yere giderse kuluna elbisesini giydirir. 1485
  • چون رود خواجه به جای ناشناس ** در غلام خویش پوشاند لباس‏
  • Kendisi de o kölenin libaslarını giyer, köleyi kendisine efendi yapar.
  • او بپوشد جامه‏های آن غلام ** مر غلام خویش را سازد امام‏
  • Kullar gibi onun ardından yürür. Bu suretle kendisini kimseye tanıtmaz.
  • در پیش چون بندگان در ره شود ** تا نباید زو کسی آگه شود
  • Ey kul, sen başköşeye otur. Ben, eski bir kul gibi ayakkabılarını götüreyim.
  • گوید ای بنده تو رو بر صدر شین ** من بگیرم کفش چون بنده‏ی کهین‏
  • Sen sertlik et, bana söv, hiçbir suretle ağırlama.
  • تو درشتی کن مرا دشنام ده ** مر مرا تو هیچ توقیری منه‏
  • Şimdi hizmetin, bence bana hizmet etmeyi bırakmadan ibarettir. Ben, bu suretle gurbet diyarında bile tohumu ekeceğim” der. 1490
  • ترک خدمت خدمت تو داشتم ** تا به غربت تخم حیلت کاشتم‏
  • Efendiler, kendilerini kul sanılsınlar diye kulluğu kabul etmişlerdir.
  • خواجگان این بندگیها کرده‏اند ** تا گمان آید که ایشان برده‏اند
  • Onların gözleri toktur, efendiliğe doymuşlardır, kendilerine lâzım olan işi yapa gelmişlerdir.
  • چشم پر بودند و سیر از خواجگی ** کارها را کرده‏اند آمادگی‏
  • Hâlbuki bu heva ve heves kulları, onların aksine kendilerini akıl ve can efendisi gösterirler.
  • وین غلامان هوا بر عکس آن ** خویشتن بنموده خواجه‏ی عقل و جان‏
  • Efendi kulluk edebilir. Fakat kuldan kulluktan başka bir şey zuhur edemez ki.
  • آید از خواجه ره افکندگی ** ناید از بنده بغیر بندگی‏
  • Şunu bil ki o âlemden bu âleme böyle tersine akseden nice şeyler vardır. 1495
  • پس از آن عالم بدین عالم چنان ** تعبیت‏ها هست بر عکس این بدان‏
  • Lokman’ın efendisi bu gizli hali biliyordu, ondan bir nişane görmüştü.
  • خواجه‏ی لقمان از این حال نهان ** بود واقف دیده بود از وی نشان‏