English    Türkçe    فارسی   

2
1480-1529

  • Serçenin vücudunda ne kuvvet, ne kudret vardır ki sırrı, doğanın aklından gizli kalsın? 1480
  • در تن گنجشک چه بود برگ و ساز ** که شود پوشیده آن بر عقل باز
  • Allah sırlarına vakıf olan kişinin önünde mahlûkatın sırrı nedir ki?
  • آن که واقف گشت بر اسرار هو ** سر مخلوقات چه بود پیش او
  • Göklere çıkan adama yeryüzünde yürümek güç gelir mi?
  • آن که بر افلاک رفتارش بود ** بر زمین رفتن چه دشوارش بود
  • Be zalim, Davut’un elinde demir mum haline gelir, erirdi, artık onun avucunda mum ne oluyor?
  • در کف داود کاهن گشت موم ** موم چه بود در کف او ای ظلوم‏
  • Lokman, kul şeklinde bir efendiydi. Kulluğu, yalnız zahiri bir görünüşten ibaretti.
  • بود لقمان بنده شکلی خواجه‏ای ** بندگی بر ظاهرش دیباجه‏ای‏
  • Meselâ, efendi tanımadık bir yere giderse kuluna elbisesini giydirir. 1485
  • چون رود خواجه به جای ناشناس ** در غلام خویش پوشاند لباس‏
  • Kendisi de o kölenin libaslarını giyer, köleyi kendisine efendi yapar.
  • او بپوشد جامه‏های آن غلام ** مر غلام خویش را سازد امام‏
  • Kullar gibi onun ardından yürür. Bu suretle kendisini kimseye tanıtmaz.
  • در پیش چون بندگان در ره شود ** تا نباید زو کسی آگه شود
  • Ey kul, sen başköşeye otur. Ben, eski bir kul gibi ayakkabılarını götüreyim.
  • گوید ای بنده تو رو بر صدر شین ** من بگیرم کفش چون بنده‏ی کهین‏
  • Sen sertlik et, bana söv, hiçbir suretle ağırlama.
  • تو درشتی کن مرا دشنام ده ** مر مرا تو هیچ توقیری منه‏
  • Şimdi hizmetin, bence bana hizmet etmeyi bırakmadan ibarettir. Ben, bu suretle gurbet diyarında bile tohumu ekeceğim” der. 1490
  • ترک خدمت خدمت تو داشتم ** تا به غربت تخم حیلت کاشتم‏
  • Efendiler, kendilerini kul sanılsınlar diye kulluğu kabul etmişlerdir.
  • خواجگان این بندگیها کرده‏اند ** تا گمان آید که ایشان برده‏اند
  • Onların gözleri toktur, efendiliğe doymuşlardır, kendilerine lâzım olan işi yapa gelmişlerdir.
  • چشم پر بودند و سیر از خواجگی ** کارها را کرده‏اند آمادگی‏
  • Hâlbuki bu heva ve heves kulları, onların aksine kendilerini akıl ve can efendisi gösterirler.
  • وین غلامان هوا بر عکس آن ** خویشتن بنموده خواجه‏ی عقل و جان‏
  • Efendi kulluk edebilir. Fakat kuldan kulluktan başka bir şey zuhur edemez ki.
  • آید از خواجه ره افکندگی ** ناید از بنده بغیر بندگی‏
  • Şunu bil ki o âlemden bu âleme böyle tersine akseden nice şeyler vardır. 1495
  • پس از آن عالم بدین عالم چنان ** تعبیت‏ها هست بر عکس این بدان‏
  • Lokman’ın efendisi bu gizli hali biliyordu, ondan bir nişane görmüştü.
  • خواجه‏ی لقمان از این حال نهان ** بود واقف دیده بود از وی نشان‏
  • Sırrı bildiği için o yol gösterici, iş başarmak için eşeğini güzelce sürmekteydi.
  • راز می‏دانست و خوش می‏راند خر ** از برای مصلحت آن راهبر
  • Lokman’ı daha önceden azat ederdi ama hoşnutluğunu diliyordu.
  • مر و را آزاد کردی از نخست ** لیک خشنودی لقمان را بجست‏
  • Çünkü Lokman’ın muradı buydu. O aslan, o yiğit, istiyordu ki kimse sırrına ermesin.
  • ز انکه لقمان را مراد این بود تا ** کس نداند سر آن شیر و فتی‏
  • Sırrını kötülerden gizlemen, şaşılacak bir şey değil; şaşılacak şey kendinden de saklaman, kendinden de gizlemendir. 1500
  • چه عجب گر سر ز بد پنهان کنی ** این عجب که سر ز خود پنهان کنی‏
  • Fakat sen, işini gözünden bile gizle de işine kötü göz değmesin.
  • کار پنهان کن تو از چشمان خود ** تا بود کارت سلیم از چشم بد
  • Kendini ücret tuzağına teslim et de sonra kendinden, kendiliğin olmaksızın bir şey çal.
  • خویش را تسلیم کن بر دام مزد ** و انگه از خود بی‏ز خود چیزی بدزد
  • Yaralıya, vücudundan temreni çıkarabilmek için afyon verir, uyuturlar.
  • می‏دهند افیون به مرد زخم‏مند ** تا که پیکان از تنش بیرون کنند
  • Ölüm vaktinde de adama elem ve ıstıraplar verirler. O halde meşgulken canını alıverirler.
  • وقت مرگ از رنج او را می‏درند ** او بدان مشغول شد جان می‏برند
  • Şu halde anlıyorsun ya, gönlünü herhangi bir düşünceye verdin mi, gizlice senden bir şey alacaklardır. 1505
  • چون به هر فکری که دل خواهی سپرد ** از تو چیزی در نهان خواهند برد
  • Her ne düşünür, her ne elde edersen hırsız, emin olduğun yerden gelip çatmaktadır.
  • هر چه اندیشی و تحصیلی کنی ** می‏درآید دزد از آن سو کایمنی‏
  • Binaenaleyh bari en iyi işe koyul da hırsız, senden hiç olmazsa en bayağı, en aşağı bir şeyi alıp götürebilsin.
  • پس بدان مشغول شو کان بهتر است ** تا ز تو چیزی برد کان بهتر است‏
  • Tacirin yükü suya düşerse ondan daha iyi bir kumaşa el atar.
  • بار بازرگان چو در آب اوفتد ** دست اندر کاله‏ی بهتر زند
  • Senin de mademki suya bir şeyin düşecek, mahvolacak. En aşağı şeyi terk et de daha iyisini bul.
  • چون که چیزی فوت خواهد شد در آب ** ترک کمتر گوی و بهتر را بیاب‏
  • İmtihan edenlerce, Lokman’ın fazilet veferasetinin meydana çıkması
  • ظاهر شدن فضل و زیرکی لقمان پیش امتحان کنندگان
  • Lokman’ın efendisi, kendisine yemek getirdiler mi, Lokman’a adam gönderip çağırtır, 1510
  • هر طعامی کاوریدندی به وی ** کس سوی لقمان فرستادی ز پی‏
  • Önce o yemeğe Lokman el sunar, efendisi de ondan sonra yerdi.
  • تا که لقمان دست سوی آن برد ** قاصدا تا خواجه پس خوردش خورد
  • Bu suretle onun artığını afiyetle yer, bundan zevk alır, onun yemediğini ise dökerdi.
  • سور او خوردی و شور انگیختی ** هر طعامی کاو نخوردی ریختی‏
  • Hatta yese bile gönülsüz, iştahsız yerdi. İşte asıl sonsuz dirlik, birlik budur.
  • ور بخوردی بی‏دل و بی‏اشتها ** این بود پیوندی بی‏انتها
  • Bir gün Lokman’ın efendisine hediye olarak bir karpuz getirdiler. Hizmetçiye “ Git, oğlum Lokman’ı çağır” dedi.
  • خربزه آورده بودند ارمغان ** گفت رو فرزند لقمان را بخوان‏
  • Lokman gelince, efendisi, karpuzu kesip ona bir dilim verdi. Lokman, o dilimi bal gibi, şeker gibi yedi. 1515
  • چون برید و داد او را یک برین ** همچو شکر خوردش و چون انگبین‏
  • Hem de öyle lezzetle yedi ki Lokman’ın efendisi, ikinci dilimi de kesip sundu. Böyle, böyle karpuzu tekmil yedi;
  • از خوشی که خورد داد او را دوم ** تا رسید آن گرچها تا هفدهم‏
  • Yalnız bir dilim kaldı. Efendisi “ Bunu da ben yiyeyim; bir göreyim, bakayım, nasıl şey, herhalde tatlı bir karpuz” dedi.
  • ماند گرچی گفت این را من خورم ** تا چه شیرین خربزه ست این بنگرم‏
  • Çünkü Lokman, öyle lezzetle, öyle zevkle, öyle iştahlı, iştahlı yiyordu ki görenlerin de iştahı geliyordu.
  • او چنین خوش می‏خورد کز ذوق او ** طبعها شد مشتهی و لقمه جو
  • Efendisi, o dilimi yer yemez karpuzun acılığından ağzını bir ateştir sardı, dili uçukladı, boğazı yandı.
  • چون بخورد از تلخیش آتش فروخت ** هم زبان کرد آبله هم حلق سوخت‏
  • Bir eyyam acılığından âdeta kendisini kaybetti. Sonra “A benim canım, efendim, 1520
  • ساعتی بی‏خود شد از تلخی آن ** بعد از آن گفتش که ای جان و جهان‏
  • Böyle bir zehri nasıl oldu da tatlı, tatlı yedin, böyle bir kahrı nasıl oldu da lütuf saydın?
  • نوش چون کردی تو چندین زهر را ** لطف چون انگاشتی این قهر را
  • Bu ne sabır? Neden böyle sabrettin? Sanki canına kastın var?
  • این چه صبر است این صبوری از چه روست ** یا مگر پیش تو این جانت عدوست‏
  • Niye bir şey söylemedin, niye biraz sabret şimdi yiyemem demedin?” dedi.
  • چون نیاوردی به حیلت حجتی ** که مرا عذری است بس کن ساعتی‏
  • Lokman dedi ki: “ Senin nimetler bağışlayan elinden o kadar rızıklandım ki utancımdan âdeta iki kat olmuşumdur.
  • گفت من از دست نعمت بخش تو ** خورده‏ام چندان که از شرمم دو تو
  • Elinle sunduğun bir şeye; ey marifet sahibi; bu acıdır demeğe utandım. 1525
  • شرمم آمد که یکی تلخ از کفت ** من ننوشم ای تو صاحب معرفت‏
  • Çünkü vücudumun bütün cüzileri senin nimetlerinden meydana geldi. Ben senin tanene, tuzağına gark olmuştum;
  • چون همه اجزام از انعام تو ** رسته‏اند و غرق دانه و دام تو
  • Bu kadarcık bir acıya dayanamaz, feryat edersem vücudumun bütün cüzileri Hak ile yeksan olsun!
  • گر ز یک تلخی کنم فریاد و داد ** خاک صد ره بر سر اجزام باد
  • Şekerler bağışlayan elinin lezzeti bu karpuzdaki acılığı hiç bırakır mı?
  • لذت دست شکر بخشت بداشت ** اندر این بطیخ تلخی کی گذاشت‏
  • Sevgiden acılıklar tatlılaşır, sevgiden bakırlar altın kesilir.
  • از محبت تلخها شیرین شود ** از محبت مسها زرین شود