English    Türkçe    فارسی   

2
2510-2559

  • Şeytan, bir oyunu gördü de iki yüz oyunu göremedi. O yüzden kendi evinin direğini kendisi kesti. 2510
  • بازیی دید و دو صد بازی ندید ** پس ستون خانه‏ی خود را برید
  • Gece vakti başkalarının ekinini ateşlemek istedi, fakat yel, ateşi kendi ekinine sürdü.
  • آتشی زد شب به کشت دیگران ** باد آتش را به کشت او بران‏
  • Lânet, Şeytana bir gözbağı oldu, bu yüzden hileyi düşmanı olan Âdem’e ziyan sandı.
  • چشم بندی بود لعنت دیو را ** تا زیان خصم دید آن ریو را
  • Lânet dediğin de işte insanı böyle ters görüşlü yapar. Hasetçi, kendini görür, beğenir, kindar bir hale gelir.
  • لعنت این باشد که کژبینش کند ** حاسد و خود بین و پر کینش کند
  • Nihayet kötülüğün, sonunda dönüp kötülükte bulunana geleceğini, ona ziyan vereceğini anlamaz.
  • تا نداند که هر آن که کرد بد ** عاقبت باز آید و بر وی زند
  • Kendisini mat edecek şeylerin hepsini aksine görür. Hâlbuki mat olan kendisidir, kendisi ziyan eder! 2515
  • جمله فرزین بندها بیند بعکس ** مات بر وی گردد و نقصان و وکس‏
  • Çünkü kendisi bir hiçten ibaret olduğunu görse, yarasının öldürücü ve şiddetli olduğunu bilse,
  • ز انکه گر او هیچ بیند خویش را ** مهلک و ناسور بیند ریش را
  • Böyle görüş, böyle biliş, adamın gönlünü dertlendirir. Dert de onu hicaptan çıkarırdı.
  • درد خیزد زین چنین دیدن درون ** درد او را از حجاب آرد برون‏
  • Anaları doğum ağrısı tutmasa çocuk doğmaya hiçbir yol bulamaz.
  • تا نگیرد مادران را درد زه ** طفل در زادن نیابد هیچ ره‏
  • Bu emanet gönüldedir, gönülde gebe. Bu nasihatlerse ebeye benzer.
  • این امانت در دل و دل حامله ست ** این نصیحتها مثال قابله ست‏
  • Ebe “Kadının ağrısı yok, ağrı lâzım, ağrı çocuğa yoldur” der. 2520
  • قابله گوید که زن را درد نیست ** درد باید درد کودک را رهی است‏
  • Dertsiz kişi yol vurucudur, dertsizlik “Enel Hak- ben Hakk’ım” demektir.
  • آن که او بی‏درد باشد ره زن است ** ز انکه بی‏دردی انا الحق گفتن است‏
  • Bu “Ene” sözünü vakitsiz söylemek; lânete düşmektir, “Ene” yi vaktinde söylemek rahmettir.
  • آن انا بی‏وقت گفتن لعنت است ** آن انا در وقت گفتن رحمت است‏
  • Mansur’un “Ene” deyişi, şüphe yok ki rahmetten ibarettir; fakat Firavunun “ Ene” deyişine bir bak, lânetin ta kendisi!
  • آن انا منصور رحمت شد یقین ** آن انا فرعون لعنت شد ببین‏
  • Hulasa vakitsiz öten her horozun ibret için başını kesmek gerekir.
  • لاجرم هر مرغ بی‏هنگام را ** سر بریدن واجب است اعلام را
  • Baş kesmek nedir? Dünyada nefsi öldürmek, nefsin dileklerini terk etmek. 2525
  • سر بریدن چیست کشتن نفس را ** در جهاد و ترک گفتن نفس را
  • Bu da öldürülmekten kurtulsun diye akrebin iğnesini çıkarmak gibidir.
  • آن چنان که نیش کژدم بر کنی ** تا که یابد او ز کشتن ایمنی‏
  • Taşla tepelenme belâsından kurtulsun diye yılanın zehirli dişini sökersin ya!
  • بر کنی دندان پر زهری ز مار ** تا رهد مار از بلای سنگسار
  • Nefsi, pirin gölgesinden başka hiçbir şey öldürmez. O nefis öldürenin eteğine sımsıkı sarıl.
  • هیچ نکشد نفس را جز ظل پیر ** دامن آن نفس کش را سخت گیر
  • Eteğini sıkıca tuttun mu, bu, Tanrı tevfikidir. Sende beliren her kuvvet, onun seni çekişinden, dileyişinden meydana gelir.
  • چون بگیری سخت آن توفیق هوست ** در تو هر قوت که آید جذب اوست‏
  • “Ma remeye iz remeyte” iyi bil. Canın nesi varsa canlar canındandır. 2530
  • ما رمیت إذ رمیت راست دان ** هر چه کارد جان بود از جان جان‏
  • Elini tutan, yükünü yüklenen odur. Her an, her nefes, o anı, o nefesi ondan um!
  • دست گیرنده وی است و بردبار ** دم‏به‏دم آن دم از او امید دار
  • Onun feyzine geç mazhar olduysan gam yeme. Bilirsin ki ihmal etmez, imhal eder.
  • نیست غم گر دیر بی‏او مانده‏ای ** دیرگیر و سخت‏گیرش خوانده‏ای‏
  • Tanrı rahmeti geç erişir ama adamakıllı erişir, seni bir an bile huzurundan ayırmaz, her an seninledir.
  • دیر گیرد سخت گیرد رحمتش ** یک دمت غایب ندارد حضرتش‏
  • Bu vuslatın, bu muhabbetin şerhini duymak istersen adamakıllı düşünerek “Vedduha” suresini okuyuver!
  • گر تو خواهی شرح این وصل و ولا ** از سر اندیشه می‏خوان و الضحی‏
  • Eğer sen kötülükler de ondandır dersen öyledir ama bundan onun kemaline noksan mı gelir ki? 2535
  • ور تو گویی هم بدیها از وی است ** لیک آن نقصان فضل او کی است‏
  • Bu kötülük ihsanı da onun kemalindendir. Dinle ulu kişi, sana bir misal getireyim:
  • آن بدی دادن کمال اوست هم ** من مثالی گویمت ای محتشم‏
  • Meselâ ressam iki türlü resim yapar: Güzellerin resimleriyle, çirkin resimleri.
  • کرد نقاشی دو گونه نقشها ** نقشهای صاف و نقشی بی‏صفا
  • Yusuf’un, yaratılışı güzel hurinin resmini de yapar, ifritlerin, çirkin iblislerin resmini de.
  • نقش یوسف کرد و حور خوش سرشت ** نقش عفریتان و ابلیسان زشت‏
  • İki türlü resim de onun üstatlığının eseridir. Bu, ressamın çirkinliğine delil olamaz, bilâkis üstatlığına delildir.
  • هر دو گونه نقش استادی اوست ** زشتی او نیست آن رادی اوست‏
  • Çirkini gayet çirkin olarak yapar, o derecede ki bütün çirkinlikler, onun etrafında döner, örülür. 2540
  • زشت را در غایت زشتی کند ** جمله زشتیها به گردش بر تند
  • Bu suretle de bilgisindeki kemal meydana gelir, üstatlığını inkâr eden rüsvay olur.
  • تا کمال دانشش پیدا شود ** منکر استادیش رسوا شود
  • Eğer çirkinin resmini yapmayı bilmezse ressam, nâkıstır. İşte bu yüzden Tanrı hem kâfirin yaratıcısıdır, hem müminin.
  • ور نداند زشت کردن ناقص است ** زین سبب خلاق گبر و مخلص است‏
  • Bu yüzden küfür de Tanrılığına şahittir, iman da. İkisi de ona secde eder.
  • پس از این رو کفر و ایمان شاهدند ** بر خداوندیش و هر دو ساجدند
  • Fakat bil ki müminin secdesi dileyerektir. Çünkü mümin, Tanrı rızasını arar, maksadı onun rızasını almaktır.
  • لیک مومن دان که طوعا ساجد است ** ز انکه جویای رضا و قاصد است‏
  • Kâfir de istemeyerek Tanrı’ya tapar ama onun maksadı başkadır. 2545
  • هست کرها گبر هم یزدان پرست ** لیک قصد او مرادی دیگر است‏
  • Padişahın kalesini yapar ama beylik dâvasındadır.
  • قلعه‌ای سلطان عمارت میکند ** لیک دعوی امارت میکند
  • Kale, onun malı olsun diye isyan eder, fakat nihayet kale, padişahın eline geçer.
  • گشته یاغی تا که ملک او بود ** عاقبت خود قلعه سلطانی شود
  • Müminse o kaleyi padişah için tamir eder, makam sahibi, mevki sahibi olmak için değil.
  • مومن آن قلعه برای پادشاه ** می‏کند معمور نه از بهر جاه‏
  • Çirkin, “Ey çirkini de yaratan padişah, sen güzeli de yaratmaya kaadirsin, çirkini de” der.
  • زشت گوید ای شه زشت آفرین ** قادری بر خوب و بر زشت مهین‏
  • Güzel de “Ey güzellik padişahı, beni bütün ayıplardan arıttın” der. 2550
  • خوب گوید ای شه حسن و بها ** پاک گردانیدیم از عیبها
  • Peygamber Sallâllahu Aleyhi Ve Sellem’in nasihat etmesi ve hastaya dua öğretmesi
  • وصیت کردن پیغامبر صلی الله علیه و آله مر آن بیمار را و دعا آموزانیدنش‏
  • Peygamber, o hastaya dedi ki: “Sen, şunu söyle; Tanrı, sen bize güçlükleri kolaylaştır.
  • گفت پیغمبر مر آن بیمار را ** این بگو کای سهل کن دشوار را
  • Dünya yurdunda bize iyilik ver, ahiret yurdunda da.
  • آتنا فی دار دنیانا حسن ** آتنا فی دار عقبانا حسن‏
  • Yolumuzu gül bahçesi gibi lâtif bir hale getir, ey Yüce Tanrı, konağımız zaten sensin.”
  • راه را بر ما چو بستان کن لطیف ** منزل ما خود تو باشی ای شریف‏
  • Müminler mahşerde derler ki; “Ey melekler, cehennem müşterek bir yol değil miydi?
  • مومنان در حشر گویند ای ملک ** نی که دوزخ بود راه مشترک‏
  • Mümin de oraya uğrayacaktı, kâfir de. Fakat biz bu yolda ne duman gördük, ne ateş. 2555
  • مومن و کافر بر او یابد گذار ** ما ندیدیم اندر این ره دود و نار
  • İşte burası cennet, emniyet yurdu. Peki o aşağılık uğrak nerede?”
  • نک بهشت و بارگاه ایمنی ** پس کجا بود آن گذرگاه دنی‏
  • Melekler derler ki: “Hani geçerken filân yerde gördüğümüz o yemyeşil bahçe vardı ya.
  • پس ملک گوید که آن روضه‏ی خضر ** که فلان جا دیده‏اید اندر گذر
  • Cehennem, o şiddetli azap yurdu, işte orasıydı. Fakat size bağlık, bahçelik, yeşillik bir yer oldu.
  • دوزخ آن بود و سیاستگاه سخت ** بر شما شد باغ و بستان و درخت‏
  • Siz, bu cehennem huylu, kötü suratlı, ateş meşrepli nefsi.
  • چون شما این نفس دوزخ خوی را ** آتشی گبر فتنه جوی را