English    Türkçe    فارسی   

2
2601-2650

  • Be serkeş herif, din kazancı; aşktır, gönül cezbesidir, Hak nuruna kabiliyettir.
  • کسب دین عشق است و جذب اندرون ** قابلیت نور حق دان ای حرون‏
  • Bu aşağılık nefis, senden fâni kazanç ister. Fakat niceye bir aşağılık şeyleri kazanıp duracaksın, bırak artık, yeter.
  • کسب فانی خواهدت این نفس خس ** چند کسب خس کنی بگذار بس‏
  • Aşağılık nefis eğer senden yüce bir kazanç dilese bile bu dilekte hile ve düzen vardır.
  • نفس خس گر جویدت کسب شریف ** حیله و مکری بود آن را ردیف‏
  • İblis’in Muaviye’yi “Kalk, namaz vakti geldi” diye uyandırması
  • بیدار کردن ابلیس معاویه را که خیز وقت نماز است‏
  • Rivayet ederler: O Muaviye köşkünde bir bucakta uyumuştu.
  • در خبر آمد که آن معاویه ** خفته بد در قصر در یک زاویه‏
  • Köşkün kapısı içerden kilitliydi, çünkü Muaviye halkın gelip gitmesinden yorulmuştu. 2605
  • قصر را از اندرون در بسته بود ** کز زیارتهای مردم خسته بود
  • Ansızın birisi onu uyandırdı. Muaviye gözünü açınca adam gözden sır oldu.
  • ناگهان مردی و را بیدار کرد ** چشم چون بگشاد پنهان گشت مرد
  • Kendi kendisine, “Köşke kimse giremez. Bu küstahlıkta, bu cürette bulunan kim acaba?” dedi.
  • گفت اندر قصر کس را ره نبود ** کیست کاین گستاخی و جرات نمود
  • Etrafı dolaştı, gizlenen adamdan bir nişan bulmak için her tarafı araştırdı.
  • گرد برگشت و طلب کرد آن زمان ** تا بیابد ز آن نهان گشته نشان‏
  • Kapı ardında bir herif gördü. Adam kapıya sinmiş, yüzünü perde ile örtmüş gizlenmişti.
  • از پس در مدبری را دید کاو ** در در و پرده نهان می‏کرد رو
  • Muaviye “Hey sen, kimsin, adın ne ?” diye sordu. Adam “ Adım açıkça söyleyeyim, Şaki İblis” diye cevap verdi. 2610
  • گفت هی تو کیستی نام تو چیست ** گفت نامم فاش ابلیس شقی است‏
  • Muaviye “Niye gayret ettin, beni niçin uyandırdın? Bana doğru söyle, aykırı konuşma” dedi.
  • گفت بیدارم چرا کردی به جد ** راست گو با من مگو بر عکس و ضد
  • İblis’in Muaviye’yi eşekten düşürmesi, kapalı konuşup bahaneler etmesi, Muaviye’nin ona cevap vermesi
  • از خر افکندن ابلیس معاویه را و رو پوش و بهانه کردن و جواب گفتن معاویه او را
  • Şeytan “Namaz vakti geldi. Hemen mescide koşmak gerek.
  • گفت هنگام نماز آخر رسید ** سوی مسجد زود می‏باید دوید
  • Mustafa, mana incisini delerek “Acele edin, ibadetleri vakti geçmeden yapın buyurdu” dedi.
  • عجلوا الطاعات قبل الفوت گفت ** مصطفی چون در معنی می‏بسفت‏
  • Muaviye “Hayır, hayır senin böyle bir maksadın olmaz. Bana hayra delil olasın, imkânı mı var?
  • گفت نی نی این غرض نبود ترا ** که به خیری رهنما باشی مرا
  • Hırsız, evime gizlice giriyor da “Bekçilik ediyorum” diyor. 2615
  • دزد آید از نهان در مسکنم ** گویدم که پاسبانی می‏کنم‏
  • Ben o hırsıza nasıl inanayım? Hırsız, sevabı, ecri ne bilir” dedi.
  • من کجا باور کنم آن دزد را ** دزد کی داند ثواب و مزد را
  • Yine İblis’in Muaviye’ye cevap vermesi
  • باز جواب گفتن ابلیس معاویه را
  • Şeytan dedi ki: “Biz, evvelce melektik. İbadet yoluna canla başla düzülmüştük.
  • گفت ما اول فرشته بوده‏ایم ** راه طاعت را به جان پیموده‏ایم‏
  • Yol saliklerine mahremdik, Arş sakinlerine hemdem,
  • سالکان راه را محرم بدیم ** ساکنان عرش را هم دم بدیم‏
  • İlk sanat gönülden çıkar mı? İlk sevgi nasıl olurda unutulur?
  • پیشه‏ی اول کجا از دل رود ** مهر اول کی ز دل بیرون شود
  • Seferde Rum diyarı ehlinden birisini yahut Huten’li birisini görmekle vatan sevgisi kalbinden çıkar mı? 2620
  • در سفر گر روم بینی یا ختن ** از دل تو کی رود حب الوطن‏
  • Biz de bu şarabın sarhoşlarındandık, biz de kapısının âşıklarındandık.
  • ما هم از مستان این می بوده‏ایم ** عاشقان درگه وی بوده‏ایم‏
  • Göbeğimizi onun sevgisiyle kestik, sevgisini canımıza ektiler.
  • ناف ما بر مهر او ببریده‏اند ** عشق او در جان ما کاریده‏اند
  • Zamanede güzel günler gördük, baharda rahmet suları içtik.
  • روز نیکو دیده‏ایم از روزگار ** آب رحمت خورده‏ایم اندر بهار
  • Bizim varlığımızı da “Onun fazıl” ve ihsan eli ekmemiş midir? Bizi de yoktan yaratan o değil mi?
  • نه که ما را دست فضلش کاشته ست ** از عدم ما را نه او برداشته ست‏
  • Ondan nice lütuflar görmüşüz, rıza gülistanında nice dolaşmışız. 2625
  • ای بسا کز وی نوازش دیده‏ایم ** در گلستان رضا گردیده‏ایم‏
  • Başımıza rahmet elini koyar, bize de lütuf çeşmelerini izhar ederdi.
  • بر سر ما دست رحمت می‏نهاد ** چشمه‏های لطف از ما می‏گشاد
  • Ben daha çocukken, süt emiyorken beşiğimi kim salladı? O!
  • وقت طفلی‏ام که بودم شیر جو ** گاهوارم را که جنبانید او
  • Onun sütünden başka kimden süt emdim, onun tedbirinden başka beni kim yetiştirdi?
  • از که خوردم شیر غیر شیر او ** کی مرا پرورد جز تدبیر او
  • Vücuda sütle giren huyu, çıkarmaya kimin iktidarı vardır?
  • خوی کان با شیر رفت اندر وجود ** کی توان آن را ز مردم واگشود
  • Kerem denizi bir itapta, bulunsa bile, kerem kapılarını kapalı bırakır mı? 2630
  • گر عتابی کرد دریای کرم ** بسته کی گردند درهای کرم‏
  • Onun, asıl peşin ihsan ettiği para, lütuf ve vergisidir. Kahırsa, o paranın üstüne konmuş arızi bir tozdan ibarettir.
  • اصل نقدش داد و لطف و بخشش است ** قهر بر وی چون غباری از غش است‏
  • Âlemi lütfetmek için yarattı. Zerrelere, onun güneşi riayetlerde bulundu.
  • از برای لطف عالم را بساخت ** ذره‏ها را آفتاب او نواخت‏
  • Ayrılık bile, onun kahrından doğmakla berber vuslatın kadrini bilmek içindir.
  • فرقت از قهرش اگر آبستن است ** بهر قدر وصل او دانستن است‏
  • Bu suretle diler ki ayrıldığı, canın kulağını bursun, onu tedibetsin de can, vuslat günlerini bilsin.
  • تا دهد جان را فراقش گوشمال ** جان بداند قدر ایام وصال‏
  • Peygamber “Tanrı, âlemi yaratmadan maksadım, ihsan etmekti. 2635
  • گفت پیغمبر که حق فرموده است ** قصد من از خلق احسان بوده است‏
  • Yarattım ki benden bir fayda görsünler, balıma parmaklarını bansınlar.
  • آفریدم تا ز من سودی کنند ** تا ز شهدم دست‏آلودی کنند
  • Ben bir fayda göreyim, çıplak adamdan bir libas elde edeyim diye yaratmadım, dedi” buyurmuştur.
  • نی برای آن که تا سودی کنم ** و ز برهنه من قبایی بر کنم‏
  • Birkaç gün oldu ki beni huzurundan kovdu. Fakat yine gözüm onun güzel yüzünde.
  • چند روزی که ز پیشم رانده است ** چشم من در روی خوبش مانده است‏
  • Böyle bir yüzden bu çeşit kahra uğramak şaşılacak şey. Herkes sebeple meşgul olup durmakta.
  • کز چنان رویی چنین قهر ای عجب ** هر کسی مشغول گشته در سبب‏
  • Hâlbuki ben sebebe bakmam. Çünkü sebep sonra meydana gelen bir şeydir. Sonradan meydana gelen bir şeyin varlığına sebep olur. 2640
  • من سبب را ننگرم کان حادث است ** ز انکه حادث حادثی را باعث است‏
  • Ben ezeli lütfa bakar, sonradan meydana geleni yırtar, iki parça ederim.
  • لطف سابق را نظاره می‏کنم ** هر چه آن حادث دو پاره می‏کنم‏
  • Tutalım, Âdem’e secde etmemem hasettendi. Ama o haset de aşktan meydana geldi; inattan, inkârdan değil.
  • ترک سجده از حسد گیرم که بود ** آن حسد از عشق خیزد نز جحود
  • Her haset, şüphesiz dostluktan meydana gelir. Sevgiliyle başkaları bir arada oturunca haset baş gösterir.
  • هر حسد از دوستی خیزد یقین ** که شود با دوست غیری همنشین‏
  • Aksırana “Çok yaşa “ demek dostluktan olduğu gibi, kıskançlık da dostluğun şartıdır.
  • هست شرط دوستی غیرت پزی ** همچو شرط عطسه گفتن دیر زی‏
  • Onun oyununda bundan başka bir oyun yoktu ki? Oyna dedi, ben ne bilirim ki ona katayım? 2645
  • چون که بر نطعش جز این بازی نبود ** گفت بازی کن چه دانم در فزود
  • Bir tek oyunum vardı, oynadım, kendimi kaldırıp belâya attım.
  • آن یکی بازی که بد من باختم ** خویشتن را در بلا انداختم‏
  • Belâda da onun lezzetlerini tatmak istedim, ona mat oldum, ona mat oldum, ona mat oldum!
  • در بلا هم می‏چشم لذات او ** مات اویم مات اویم مات او
  • Ey ulu kişi, bu altı cihetli âlemde kim, kendisini altı duygu kapısından kurtarabilir ki?
  • چون رهاند خویشتن را ای سره ** هیچ کس در شش جهت از شش دره‏
  • Altının cüz’ü, nasıl olurda küllünden kurtulur? Hele keyfiyetsiz Tanrı onu eğri yaratmışsa!
  • جزو شش از کل شش چون وارهد ** خاصه که بی‏چون مر او را کژ نهد
  • Bu altı cihet içinde ateşe dalmış kişiyi ancak altı ciheti yaratan Tanrı kurtarabilir. 2650
  • هر که در شش او درون آتش است ** اوش برهاند که خلاق شش است‏