English    Türkçe    فارسی   

2
2804-2853

  • İşte o kaltabanın ayak izi. Yürü, bu izi izle, ardından koş!” dedi.
  • نک نشان پای دزد قلتبان ** در پی او رو بدین نقش و نشان‏
  • Adam “Be ahmak, sen ne söylüyorsun? Ben onu tutmuşum. 2805
  • گفت ای ابله چه می‏گویی مرا ** من گرفته بودم آخر مر و را
  • Sen bağırınca koyuverdim. Sen bir eşekmişsin meğerse. Bense seni adam sandım.
  • دزد را از بانگ تو بگذاشتم ** من تو خر را آدمی پنداشتم‏
  • Bu ne herze, bu ne hezeyan? Ben kendisini tutmuştum, ayak izini ne yapayım?” dedi.
  • این چه ژاژست و چه هرزه ای فلان ** من حقیقت یافتم چه بود نشان‏
  • Sen bir hilebazsın, yahut aptalın birisin. Hatta belki de hırsızın ta kendisisin ve bu işi de mahsus yaptın.
  • گفت من از حق نشانت می‏دهم ** این نشان است از حقیقت آگهم‏
  • Öbürü “ Ben ayak izini gösteriyorum. İşin haki katından âgahım” dedi.
  • گفت طراری تو یا خود ابلهی ** بلکه تو دزدی و زین حال آگهی‏
  • Adam dedi ki: “Sen ya düzenbazsın, ya ahmak, belki de hırsızın ta kendisisin de işi biliyorsun. 2810
  • خصم خود را می‏کشیدم من کشان ** تو رهانیدی و را کاینک نشان‏
  • Ben hasmımı çeke, çeke yakalamak üzereydim. İşte ayak izi diye sen koyuverttin. Sen cihetten bahsediyorsun, bense cihetlerden çıkmış, kurtulmuşum. Vuslatta delil ve âlamet olur mu?”
  • تو جهت گو من برونم از جهات ** در وصال آیات کو یا بینات‏
  • Sıfatlarla perdelenmiş olan kişi, ancak sıfat görür. Zatı kaybeden kişidir ki sıfatlarda kalır.
  • صنع بیند مرد محجوب از صفات ** در صفات آن است کاو گم کرد ذات‏
  • Oğul, Allah’a ulaşanlar, zata gark olmuşlardır. Artık onlar sıfatlara nazar ederler mi?
  • واصلان چون غرق ذاتند ای پسر ** کی کنند اندر صفات او نظر
  • Başın ırmağın dibinde oldukça renge bakabilir misin?
  • چون که اندر قعر جو باشد سرت ** کی به رنگ آب افتد منظرت‏
  • Suyun rengine bakmak için dipten çıktın mı? Güzel bir halıyı bırakmış, köhne bir kilimi almış olursun. 2815
  • ور به رنگ آب باز آیی ز قعر ** پس پلاسی بستدی دادی تو شعر
  • Avamın ibadeti, havasın günahıdır. Avamın vuslatı bil ki havasın hicabıdır.
  • طاعت عامه گناه خاصگان ** وصلت عامه حجاب خاص دان‏
  • Padişah bir veziri muhtesip yapsa, onun dostu değildir, düşmanıdır.
  • مر وزیری را کند شه محتسب ** شه عدوی او بود نبود محب‏
  • Mamafih o vezir belki suç işlemiştir. Böyle birden bire muameleyi değiştirmek elbette sebepsiz olamaz.
  • هم گناهی کرده باشد آن وزیر ** بی‏سبب نبود تغیر ناگزیر
  • Çünkü önce muhtesip olan kişiye baht ve devlet nasip olmuş demektir.
  • آن که ز اول محتسب بد خود و را ** بخت و روزی آن بده ست از ابتدا
  • Fakat önceden padişaha vezir olanı, sonra muhtesip yapmak kötü bir iş yaptığından olabilir. 2820
  • لیک آن کاول وزیر شه بده ست ** محتسب کردن سبب فعل بد است‏
  • Fakat padişah, seni eşikten huzuruna çağırmış, sonra tekrar eşiğe sürmüşse,
  • چون ترا شه ز آستانه پیش خواند ** باز سوی آستانه باز راند
  • Şüphe etmeksizin bil ki bir suç ettin. Bilgisizlikle cebre yapışır.
  • تو یقین می‏دان که جرمی کرده‏ای ** جبر را از جهل پیش آورده‏ای‏
  • Kısmetim buymuş dersen neden önce o devlet kısmetin olmuştu?
  • که مرا روزی و قسمت این بده ست ** پس چرا دی بودت آن دولت به دست‏
  • Bilgisizlikle kendi kısmetini kendin teptin. Hâlbuki ehil olan kişi kısmetini artırır.
  • قسمت خود خود بریدی تو ز جهل ** قسمت خود را فزاید مرد اهل‏
  • Münafıkların Mescid-i Dırâr yapmaları
  • قصه‏ی منافقان و مسجد ضرار ساختن ایشان‏
  • Aykırı gidişe Kuran’dan getireceğimiz başka bir misal de dinlesen yerindedir. 2825
  • یک مثال دیگر اندر کژروی ** شاید ار از نقل قرآن بشنوی‏
  • Münafıklar, buna benzer bir çift- tek oyununu da Peygamberle oynamışlardı.
  • این چنین کژ بازیی در جفت و طاق ** با نبی می‏باختند اهل نفاق‏
  • “Ahmet dinini yüceltmek için bir mescit yapalım” dediler. Hâlbuki bu mürtetlikten başka bir şey değildi.
  • کز برای عز دین احمدی ** مسجدی سازیم و بود آن مرتدی‏
  • Bu çeşit aykırı bir oyuna girişerek Peygamber’in mescidinden başka bir mescit yaptılar.
  • این چنین کژ بازیی می‏باختند ** مسجدی جز مسجد او ساختند
  • Döşemesini, tavanını, kubbesini düzdüler. Fakat bununla cemaati ayırmak diliyorlardı.
  • فرش و سقف و قبه‏اش آراسته ** لیک تفریق جماعت خواسته‏
  • Yalvararak Peygamber’in yanına geldiler, deve gibi huzuruna çöktüler. 2830
  • نزد پیغمبر به لابه آمدند ** همچو اشتر پیش او زانو زدند
  • “Ey Allah Peygamberi, lütfedip o mescide kadar bir zahmet etsen;
  • کای رسول حق برای محسنی ** سوی آن مسجد قدم رنجه کنی‏
  • Kademlerinle kutlasan, günlerin kıyamete kadar ter-ü taze olsun!
  • تا مبارک گردد از اقدام تو ** تا قیامت تازه باد ایام تو
  • Topraklı, bulutlu günün, zaruret ve yoksulluk gününün mescidi işte.
  • مسجد روز گل است و روز ابر ** مسجد روز ضرورت وقت فقر
  • Diledik ki oraya bir garip gelirse yer bulsun, bu hizmet konağında bolluğa ersin.
  • تا غریبی یابد آن جا خیر و جا ** تا فراوان گردد این خدمت‏سرا
  • Bu suretle de din şiarı çoğalsın, etrafa yayılsın, dostlarla olunca acı yemiş bile hoştur. 2835
  • تا شعار دین شود بسیار و پر ** ز انکه با یاران شود خوش کار مر
  • Bir an orayı şereflendir, bizi tezkiye et, diğer sahabeye bildir.
  • ساعتی آن جایگه تشریف ده ** تزکیه‏ی ما کن ز ما تعریف ده‏
  • Mescide, mescittekilere iltifat et, sen aysın, biz de gece. Bir an olsun bizimle ol da.
  • مسجد و اصحاب مسجد را نواز ** تو مهی ما شب دمی با ما بساز
  • Gece cemalinle gündüze dönsün, ey cemali, geceleri aydınlatan güneş.!” dediler.
  • تا شود شب از جمالت همچو روز ** ای جمالت آفتاب جان فروز
  • Ah ne olurdu bu sözleri gönülden söyleselerdi de muratları olsaydı.
  • ای دریغا کان سخن از دل بدی ** تا مراد آن نفر حاصل شدی‏
  • Gönül istemeden ağza gelen lâtif sözler, külhandaki yeşilliğe benzer dostlar. 2840
  • لطف کاید بی‏دل و جان در زبان ** همچو سبزه‏ی تون بود ای دوستان‏
  • Uzaktan bak, geç. Yavrum onlar yemeye kokmaya değmez.
  • هم ز دورش بنگر و اندر گذر ** خوردن و بو را نشاید ای پسر
  • Vefasızlara gitme. Onlar; iyi dinle, yıkık köprüdür.
  • سوی لطف بی‏وفایان هین مرو ** کان پل ویران بود نیکو شنو
  • Bilgisiz biri oraya ayak basarsa köprü de yıkılır, ayağı da kırılır.
  • گر قدم را جاهلی بر وی زند ** بشکند پل و آن قدم را بشکند
  • Asker, nerede bir bozgunluğa uğrarsa, iki, üç karı tabiatlı adamın yüzünden uğrar.
  • هر کجا لشکر شکسته می‏شود ** او دو سه سست مخنث می‏بود
  • O, erkek gibi silahlanıp savaş safına girer. Diğerleri de, işte tam dost diye ona güvenirler. 2845
  • در صف آید با سلاح او مردوار ** دل بر او بنهند کاینک یار غار
  • Fakat savaş zahmetlerini gördü mü yüz çevirir. Onun kaçışı senin manevi kuvvetini de kırar.
  • رو بگرداند چو بیند زخمها ** رفتن او بشکند پشت ترا
  • Bu bahis, uzundur. Uzadıkça uzar, maksat da gizli kalır, geçelim.
  • این دراز است و فراوان می‏شود ** و آن چه مقصود است پنهان می‏شود
  • Münafıkların Peygamber’i Mescid-i Dırâr’a götürmek için kandırmaya çalışmaları
  • فریفتن منافقان پیغامبر را تا به مسجد ضرارش برند
  • Halk Peygamber’e masallar okumakta; yalan dolan atını sürmekteydiler.
  • بر رسول حق فسون‏ها خواندند ** رخش دستان و حیل می‏راندند
  • O merhametli, şefkatli Peygamber gülümseyerek ancak “Peki” diyebildi.
  • آن رسول مهربان رحم کیش ** جز تبسم جز بلی ناورد پیش‏
  • O cemaatin teşekkür edilmesi icap eden işlerini anladı, icabet edeceğini söyleyerek haber getirenleri sevindirdi. 2850
  • شکرهای آن جماعت یاد کرد ** در اجابت قاصدان را شاد کرد
  • Onların hileleri gözünün önünde görünüp duruyor, o hileleri süt içinde kıl görür gibi birer, birer görüyordu.
  • می‏نمود آن مکر ایشان پیش او ** یک به یک ز آن سان که اندر شیر مو
  • Fakat o lütuf sahibi Peygamber, kılı görmemezlikten geliyor, o zarif kimse sütü övüyordu..
  • موی را نادیده می‏کرد آن لطیف ** شیر را شاباش می‏گفت آن ظریف‏
  • Yüz binlerce hile ve hud’a kıllarına o an gözünü yummuştu.
  • صد هزاران موی مکر و دمدمه ** چشم خوابانید آن دم ز ان همه‏