English    Türkçe    فارسی   

2
2959-3008

  • O baharlar, Kibriya, şahnesinin lütfudur. Hazan da Allah’ın korkutması, tehdit etmesidir.
  • آن بهاران لطف شحنه‏ی کبریاست ** و آن خزان تخویف و تهدید خداست‏
  • Kış da “ Ey gizli hırsız, meydana çık” diye manevi bir çarmıhtır. 2960
  • و آن زمستان چار میخ معنوی ** تا تو ای دزد خفی ظاهر شوی‏
  • Savaş erinin gönlü bir zaman ferahlar, bir zaman daralır; derde, gıllıgüşa düşer.
  • پس مجاهد را زمانی بسط دل ** یک زمانی قبض و درد و غش و غل‏
  • Çünkü bedenlerimiz olan bu su ve toprak, bu balçık, münkirdir. Canların ziyasının hırsızıdır.
  • ز انکه این آب و گلی کابدان ماست ** منکر و دزد و ضیای جان ماست‏
  • Ulu Allah, ey yiğit; sıcağı soğuğu, zahmeti, derdi bedenlerimize havale etmiştir.
  • حق تعالی گرم و سرد و رنج و درد ** بر تن ما می‏نهد ای شیر مرد
  • Bütün bunlar, korku, açlık, malların azlığı, bedenimizin hastalığı, hepsi can nakdinin meydana çıkması içindir.
  • خوف و جوع و نقص اموال و بدن ** جمله بهر نقد جان ظاهر شدن‏
  • Vaatlerle tehditler, bu birbirine karışmış olan iyi ve kötüyü ayırt etmek içindir. 2965
  • این وعید و وعده‏ها انگیخته ست ** بهر این نیک و بدی کامیخته ست‏
  • Hakla, bâtıl birbirine karıştığından, sağlam parayla kalp akçayı bu hareme döktüklerinden dolayı,
  • چون که حق و باطلی آمیختند ** نقد و قلب اندر حرمدان ریختند
  • Ayırt etmek için hakikatleri sınamış, görmüş bir mehenk gerektir ki,
  • پس محک می‏بایدش بگزیده‏ای ** در حقایق امتحانها دیده‏ای‏
  • Bu hileleri fark etsin, şu tedbirlerin esası olsun.
  • تا شود فاروق این تزویرها ** تا بود دستور این تدبیرها
  • Ey Musa’nın anası, Musa’ya süt ver, belâya düşeceğini düşünme, suya at!
  • شیر ده ای مادر موسی و را ** و اندر آب افکن میندیش از بلا
  • Kim, Elest gününde o sütü emmişse Musa gibi sütü fark eder. 2970
  • هر که در روز أ لست آن شیر خورد ** همچو موسی شیر را تمییز کرد
  • Çocuğun fark ve temyiz sahibi olmasını cidden istiyorsan, ey Musa’nın anası, hemen şimdi onu emzir de,
  • گر تو بر تمییز طفلت مولعی ** این زمان یا ام موسی ارضعی‏
  • Anasının sütündeki lezzeti anlasın, yaratılışı kötü dadılara teslim olmasın.
  • تا ببیند طعم شیر مادرش ** تا فرو ناید بدایه‏ی بد سرش‏
  • Devesini arayan adamın hikâyesinin faydası
  • شرح فایده‏ی حکایت آن شخص شتر جوینده‏
  • Ey itimada lâyık adam, sen bir deve kaybetmişsin, herkes sana devenden bir nişan vermekte.
  • اشتری گم کرده‏ای ای معتمد ** هر کسی ز اشتر نشانت می‏دهد
  • Sen devenin nerede olduğunu bile bilmiyorsun ama o söylenen nişanların yanlış olduğunu biliyorsun.
  • تو نمی‏دانی که آن اشتر کجاست ** لیک دانی کاین نشانیها خطاست‏
  • Devesini kaybetmeyen de taklitle devesini kaybeden kişi gibi bir deve arar. 2975
  • و انکه اشتر گم نکرد او از مری ** همچو آن گم کرده جوید اشتری‏
  • “ Ben de devemi kaybettim. Kim bulursa müjdesini vereceğim” der.
  • که بلی من هم شتر گم کرده‏ام ** هر که یابد اجرتش آورده‏ام‏
  • Deve aramakta seninle yoldaşlık eder, deveye tamah ettiğinden böyle bir oyuna girişir.
  • تا در اشتر با تو انبازی کند ** بهر طمع اشتر این بازی کند
  • Sen, kime “ Bu söylediklerin yanlış” dersen o da sana uyup aynı sözü söyler.
  • هر چه را گویی خطا بود آن نشان ** او به تقلید تو می‏گوید همان‏
  • O, yanlış nişaneyle doğrusunu ayırt edemez ama senin sözün, o mukallidin aşasıdır, ona dayanır.
  • او نشان کژ بنشناسد ز راست ** لیک گفتت آن مقلد را عصاست‏
  • Doğru ve benzer bir nişane verirlerse inanırsın, şüphen kalmaz. 2980
  • چون نشان راست گویند و شبیه ** پس یقین گردد ترا لا ریب فیه‏
  • O nişane, hasta canına şifa olur, benzinin rengi yerine gelir, iyileşir, kuvvetlenirsin.
  • آن شفای جان رنجورت شود ** رنگ روی و صحت و زورت شود
  • Gözün ışıklanır, ayağın tutar, yürür, cismin can olur, canın tamamıyla ruh kesilir.
  • چشم تو روشن شود پایت دوان ** جسم تو جان گردد و جانت روان‏
  • “ Doğru söyledin ey emniyetli kişi, bu nişaneler, tamamıyla deveme ait.
  • پس بگویی راست گفتی ای امین ** این نشانیها بلاغ آمد مبین‏
  • Bu nişaneler, apaçık ve inanılır deliller, bu nişaneler, devemi gördüğüne delâlet etmekte, âdeta Berat ve Kadir, âdeta kurtuluşun ta kendisi”
  • فیه آیات ثقات بینات ** این براتی باشد و قدر نجات‏
  • Der, bu nişaneleri vereni “Haydi, önden yürü. Yürüme vakti, sen öne düş de, 2985
  • این نشان چون داد گویی پیش رو ** وقت آهنگ است پیش آهنگ شو
  • Ben senin ardınca geleyim. Doğru sözlü kişi, devemin kokusunu aldın, şimdi de nerede, göster” diye onu öne salarsın.
  • پی روی تو کنم ای راست گو ** بوی بردی ز اشترم بنما که کو
  • Fakat deve sahibi olmayıp bu araştırmada taklide uyan kişinin,
  • پیش آن کس که نه صاحب اشتری ست ** کاو در این جست شتر بهر مری ست‏
  • Bu doğru nişanelerle yakını artmaz, ancak hakikaten devesi kaybolanın inanışı ona da akseder.
  • زین نشان راست نفزودش یقین ** جز ز عکس ناقه جوی راستین‏
  • Onun ciddiyetinden, tahassüründen bir koku alır, anlar ki onun bu yelip yortması saçma değil, elbette bir aslı var!
  • بوی برد از جد و گرمیهای او ** که گزافه نیست این هیهای او
  • Bu deve arayışı doğru değil ama o da bir deve kaybetmiştir. 2990
  • اندر این اشتر نبودش حق ولی ** اشتری گم کرده است او هم بلی‏
  • Başkasının devesine tamah edişi onun yüzünü örter de kendi kaybını unutturur.
  • طمع ناقه‏ی غیر رو پوشش شده ** آنچ ازو گم شد فراموشش شده‏
  • Devesi kaybolan nerelerde koşarsa bu da koşar, tamahından dertliye dost ve yoldaş olur.
  • هر کجا او می‏دود این می‏دود ** از طمع هم درد صاحب می‏شود
  • Yalancı da doğrucuyla yoldaş olunca yalanı, ansızın doğru olur.
  • کاذبی یا صادقی چون شد روان ** آن دروغش راستی شد ناگهان‏
  • Devenin koştuğu o ovada yalancı da kendi devesini buluverir.
  • اندر آن صحرا که آن اشتر شتافت ** اشتر خود نیز آن دیگر بیافت‏
  • Onu görünce devesini hatırlar; dostunun, arkadaşının devesinden tamahını keser. 2995
  • چون بدیدش یاد آورد آن خویش ** بی‏طمع شد ز اشتر آن یار و خویش‏
  • Devesini orada otlar görür de mukallitten muhakkik olur.
  • آن مقلد شد محقق چون بدید ** اشتر خود را که آن جا می‏چرید
  • Deveyi orada aramadığı halde bulunca o an hakikaten deveye talip kesilir. Bu nişaneler, apaçık ve inanılır deliller.
  • او طلب کار شتر آن لحظه گشت ** می‏نجستش تا ندید او را به دشت‏
  • Ondan sonra yalnızca yürümeye başlar, gözünü kendi devesine açar.
  • بعد از آن تنها روی آغاز کرد ** چشم سوی ناقه‏ی خود باز کرد
  • Asıl deve arayan “Beni bıraktın mı, hâlbuki şimdiye kadar arkadaşlık ettik” deyince,
  • گفت آن صادق مرا بگذاشتی ** تا به اکنون پاس من می‏داشتی‏
  • “ Şimdiye kadar abes bir şeyle meşguldüm, tamahtan sana yaltaklanıp duruyordum. 3000
  • گفت تا اکنون فسوسی بوده‏ام ** وز طمع در چاپلوسی بوده‏ام‏
  • Bu arayışta senden zahiren, cismen ayrıldım ama asıl şimdi seninle derttaş oldum.
  • این زمان هم درد تو گشتم که من ** در طلب از تو جدا گشتم به تن‏
  • Şimdiye kadar devenin evsafını senden çalmıştım. Hâlbuki şimdi canım, benimkini gördü, artık gözüm doydu.
  • از تو می‏دزدیدمی وصف شتر ** جان من دید آن خود شد چشم پر
  • Onu görmedikçe aramadım, istemedim. Fakat şimdi bakır mağlûp oldu, altın üst geldi.
  • تا نیابیدم نبودم طالبش ** مس کنون مغلوب شد زر غالبش‏
  • Bütün suçlarım, şükür olsun, ibadet oldu, alay fena buldu, doğruluk kaldı.
  • سیئاتم شد همه طاعات شکر ** هزل شد فانی و جد اثبات شکر
  • Suçlarım, Hakk’a vesile oldu. Gayri suçlarımı kınama, onlara dokunma. 3005
  • سیئاتم چون وسیلت شد به حق ** پس مزن بر سیئاتم هیچ دق‏
  • Seni, doğruluğun arayıcı etmişti. Bana da ciddiyetim ve araştırmam doğruluk kapısını açtı.
  • مر ترا صدق تو طالب کرده بود ** مر مرا جد و طلب صدقی گشود
  • Seni, doğruluğun aramaya sevk etti, beni de aramam doğruluğa çekti.
  • صدق تو آورد در جستن ترا ** جستنم آورد در صدقی مرا
  • Alay olsun diye, iş olsun diye yere devlet tohumu ekiyordum.
  • تخم دولت در زمین می‏کاشتم ** سخره و بیگار می‏پنداشتم‏