English    Türkçe    فارسی   

2
3237-3286

  • Bu beş duygudan biri kuvvetlense öbürleri de kuvvetlenir; birisi her birisine sâki olur.
  • قوت یک قوت باقی شود ** ما بقی را هر یکی ساقی شود
  • Gözün görüşü, söz söyleme kabiliyetini artırır. Gözdeki aşk da doğruluğu.
  • دیدن دیده فزاید عشق را ** عشق در دیده فزاید صدق را
  • Doğruluk, her duygunun uyanıklığıdır, bu suretle duygulara zevk, munis olur.
  • صدق بیداری هر حس می‏شود ** حسها را ذوق مونس می‏شود
  • Ârifin gaybı gören nurla nurlanması
  • آغاز منور شدن عارف به نور غیب بین‏
  • Sülûkta bir duygu, bağını çözdü mü öbür duyguların hepsi birden değişir. 3240
  • چون یکی حس در روش بگشاد بند ** ما بقی حسها همه مبدل شوند
  • Bir duygu, zahiri duygularla idrak edilemeyecek şeyleri duydu, gördü mü, gayba ait şeyler bütün duygulara aşikâr olur.
  • چون یکی حس غیر محسوسات دید ** گشت غیبی بر همه حسها پدید
  • Sürüden bir koyun yürüyüp dereyi atlayınca öbür koyunlar da birer, birer o tarafa atlarlar.
  • چون ز جو جست از گله یک گوسفند ** پس پیاپی جمله ز آن سو بر جهند
  • Sen de duygu koyunlarını sür, Allah yazısında yay, otlat.
  • گوسفندان حواست را بران ** در چرا از أخرج المرعی‏ چران‏
  • Da orada sümbül ve ağustos gülü yesinler, hakikat bahçelerine yol bulsunlar.
  • تا در آن جا سنبل و نسرین چرند ** تا به گلزار حقایق ره برند
  • Öbür duyguların hepsi birer, birer o cennete ulaşsın diye her duygun, duygulara peygamberlik eder. 3245
  • هر حست پیغمبر حسها شود ** تا یکایک سوی آن جنت رود
  • Duygular, senin duyguna dilsiz, dudaksız, hatta hakikatten de öte, mecazdan da öte sırlar söyler.
  • حسها با حس تو گویند راز ** بی‏زبان و بی‏حقیقت بی‏مجاز
  • Çünkü bu hakikat dediğin türlü, türlü tevil edilebilir. Bu vehimlenme de hayaller doğurur durur.
  • کاین حقیقت قابل تاویلهاست ** وین توهم مایه‏ی تخییلهاست‏
  • Hâlbuki âyan âlemine mensup olan hakikatse hiçbir suretle tevil edemez.
  • آن حقیقت را که باشد از عیان ** هیچ تاویلی نگنجد در میان‏
  • Her duygu, senin duyguna kul olunca gayri felekler bile senden ayrılamaz.
  • چون که هر حس بنده‏ی حس تو شد ** مر فلک‏ها را نباشد از تو بد
  • Bir derinin sahibi kimdir diye dâva çıksa, deri kiminse içi de onundur. 3250
  • چون که دعویی رود در ملک پوست ** مغز آن کی بود قشر آن اوست‏
  • Bir saman denginin kime ait olduğunda nizaa düşülse buğday kimin? Sen ona bak! (çünkü saman da buğday sahibinindir.)
  • چون تنازع در فتد در تنگ کاه ** دانه آن کیست آن را کن نگاه‏
  • Felek kabuktur, ruhun nuru iç. Bu görünürde o görünmez. Ayağın kaymasın, sallanma, kendine gel!
  • پس فلک قشر است و نور روح مغز ** این پدید است آن خفی زین رو ملغز
  • Cisim zahiridir, ruhsa gizli. Cisim yen gibidir, ruh el gibi.
  • جسم ظاهر روح مخفی آمده ست ** جسم همچون آستین جان همچو دست‏
  • Akılsa ruhtan daha gizlidir. Duygu, ruhu çabucak anmalı.
  • باز عقل از روح مخفی‏تر بود ** حس سوی روح زوتر ره برد
  • Meselâ bir hareket gördün mü anlarsın ki o hareket eden diridir. Fakat akıllı mı acaba? Bunu bilemezsin. 3255
  • جنبشی بینی بدانی زنده است ** این ندانی که ز عقل آگنده است‏
  • Mevzun hareketlere başlar, bakırın kimya ile altın oluşu gibi o da hareketlerini bilgisiyle tanzim ederse,
  • تا که جنبشهای موزون سر کند ** جنبش مس را به دانش زر کند
  • Ele benzeyen ruhun o münasebetli, o muntazam hareketlerinden anlarsın ki aklı vardır.
  • ز آن مناسب آمدن افعال دست ** فهم آید مر ترا که عقل هست‏
  • Vahiy kabul eden ruhsa akıldan da gizlidir. Çünkü o gayptır, gayp âlemindendir.
  • روح وحی از عقل پنهان‏تر بود ** ز انکه او غیب است او ز ان سر بود
  • Ahmed’in aklı kimseden gizli değildir, herkes onun akıl ve kemal sahibi olduğunu bilirdi. Fakat vahiy ruhunu her can anlayamadı.
  • عقل احمد از کسی پنهان نشد ** روح وحیش مدرک هر جان نشد
  • Vahiy ruhuna münasip şeyler de var, fakat onları akıl anlayamaz. Çünkü o ruh pek yücedir. 3260
  • روح وحیی را مناسبهاست نیز ** در نیابد عقل کان آمد عزیز
  • Akıl, o ruhun işlerine gâh delilik diye bakar, gâh şaşkınlık diye. Çünkü onu anlamak, o olmaya bağlıdır.
  • گه جنون بیند گهی حیران شود ** ز انکه موقوف است تا او آن شود
  • Hızır’a göre alelâde olan işler Musa’nın aklını şaşırttı, Musa onları görünce bulandı.
  • چون مناسبهای افعال خضر ** عقل موسی بود در دیدش کدر
  • O işler Musa’ya aykırı göründü. Çünkü Musa o hale sahip değildi.
  • نامناسب می‏نمود افعال او ** پیش موسی چون نبودش حال او
  • Musa’nın aklı bile gayp işlerine ermezse, ey ulu kişi, bir farenin aklı nedir ki bu işlere ersin!
  • عقل موسی چون شود در غیب بند ** عقل موشی خود کی است ای ارجمند
  • Taklit bilgisi, satış içindir, bu bilgi sahibi, müşteri buldu mu, bilgisini güzelce satar. 3265
  • علم تقلیدی بود بهر فروخت ** چون بیابد مشتری خوش بر فروخت‏
  • Fakat hakikat bilgisine müşteri, Allah’tır. Bu bilgi sahibinin pazarı daima işler, daima parlar.
  • مشتری علم تحقیقی حق است ** دایما بازار او با رونق است‏
  • Alışveriş ederken mest bir halde ağzını yumup oturur. Fakat müşterisi Allah’tır.
  • لب ببسته مست در بیع و شری ** مشتری بی‏حد که الله اشتری‏
  • Âdemin dersine melek müşteridir, o derse dev ve peri mahrem değildir.
  • درس آدم را فرشته مشتری ** محرم درسش نه دیو است و پری‏
  • Âdem, senin dersin her şeyin adını haber vermektir. Haydi, Allah sırlarını kıldan kıla anlat.
  • آدم أنبئهم بأسما درس گو ** شرح کن اسرار حق را مو به مو
  • Kısa görüşlü, daima halden hale giren, renkten renge boyanan ve temkini bulunmayan, 3270
  • آن چنان کس را که کوته بین بود ** در تلون غرق و بی‏تمکین بود
  • Kişiye fare dedim, çünkü yeri, yurdu topraktır. Farenin de geçim yeri topraktan ibarettir.
  • موش گفتم ز انکه در خاک است جاش ** خاک باشد موش را جای معاش‏
  • Yolları, izleri bilmez değil, bilir ama yer altındakileri bilir. O, her yanda toprağı delmiş, delik deşik etmiştir.
  • راهها داند ولی در زیر خاک ** هر طرف او خاک را کرده ست چاک‏
  • Fare gibi nefis, ancak lokma ufalar. Allah fareye de miktarınca akıl vermiştir.
  • نفس موشی نیست الا لقمه رند ** قدر حاجت موش را عقلی دهند
  • Çünkü yüce Allah, hiç kimseye, ihtiyacından artık bir şey vermez.
  • ز انکه بی‏حاجت خداوند عزیز ** می‏نبخشد هیچ کس را هیچ چیز
  • Eğer âlemin yeryüzüne ihtiyacı olmasaydı âlemlerin Rabbi, yeri yaratmazdı. 3275
  • گر نبودی حاجت عالم زمین ** نافریدی هیچ رب العالمین‏
  • Bu titreyip duran yeryüzü, dağlara muhtaç olmasaydı Allah, o heybetli dağları halk etmezdi.
  • وین زمین مضطرب محتاج کوه ** گر نبودی نافریدی پر شکوه‏
  • Göklere de ihtiyaç olmasaydı yedi kat göğü yoktan meydana getirmezdi.
  • ور نبودی حاجت افلاک هم ** هفت گردون نافریدی از عدم‏
  • Güneş, ay ve şu yıldızlar, ancak ihtiyaç yüzünden zuhura geldi.
  • آفتاب و ماه و این استارگان ** جز به حاجت کی پدید آمد عیان‏
  • Şu halde varlıkların kemendi, (yoklukları çekip varlık âlemine getiren) ihtiyaçtır. Allah’ın ihsanı, ihtiyaç miktarınca zahir olur.
  • پس کمند هستها حاجت بود ** قدر حاجت مرد را آلت دهد
  • Yürü, çabuk ihtiyacını arttırır da Allah’ın kereminden cömertlik denizi coşsun. 3280
  • پس بیفزا حاجت ای محتاج زود ** تا بجوشد در کرم دریای جود
  • Şu yol üstünde dilenen, şu dilenciliğe düşmüş olan yoksullar, halka ihtiyaçlarını arz ederler.
  • این گدایان بر ره و هر مبتلا ** حاجت خود می‏نماید خلق را
  • Kör, sakat, hasta, illetli olduklarını gösterir, bu suretle halkın merhametini coşturmak isterler.
  • کوری و شلی و بیماری و درد ** تا از این حاجت بجنبد رحم مرد
  • “Ey halk, ekmek verin. Benim de ambarım var, benim de malım, benim de sofram var” derler mi hiç?
  • هیچ گوید نان دهید ای مردمان ** که مرا مال است و انبار است و خوان‏
  • Köstebeğin yemek içmek için göze ihtiyacı yoktur. Onun için Allah onu gözsüz yarattı.
  • چشم ننهاده‏ست حق در کور موش ** ز انکه حاجت نیست چشمش بهر نوش‏
  • Köstebek, gözsüz de pekâlâ yaşayabilir. Ter-ü taze toprakta göze ne ihtiyacı var? 3285
  • می‏تواند زیست بی‏چشم و بصر ** فارغ است از چشم او در خاک تر
  • Zaten ancak hırsızlık etmek için topraktan çıkar, başka bir iş için değil, Allah, onu bu hırsızlıktan arıtsa,
  • جز به دزدی او برون ناید ز خاک ** تا کند خالق از آن دزدیش پاک‏