English    Türkçe    فارسی   

2
3257-3306

  • Ele benzeyen ruhun o münasebetli, o muntazam hareketlerinden anlarsın ki aklı vardır.
  • ز آن مناسب آمدن افعال دست ** فهم آید مر ترا که عقل هست‏
  • Vahiy kabul eden ruhsa akıldan da gizlidir. Çünkü o gayptır, gayp âlemindendir.
  • روح وحی از عقل پنهان‏تر بود ** ز انکه او غیب است او ز ان سر بود
  • Ahmed’in aklı kimseden gizli değildir, herkes onun akıl ve kemal sahibi olduğunu bilirdi. Fakat vahiy ruhunu her can anlayamadı.
  • عقل احمد از کسی پنهان نشد ** روح وحیش مدرک هر جان نشد
  • Vahiy ruhuna münasip şeyler de var, fakat onları akıl anlayamaz. Çünkü o ruh pek yücedir. 3260
  • روح وحیی را مناسبهاست نیز ** در نیابد عقل کان آمد عزیز
  • Akıl, o ruhun işlerine gâh delilik diye bakar, gâh şaşkınlık diye. Çünkü onu anlamak, o olmaya bağlıdır.
  • گه جنون بیند گهی حیران شود ** ز انکه موقوف است تا او آن شود
  • Hızır’a göre alelâde olan işler Musa’nın aklını şaşırttı, Musa onları görünce bulandı.
  • چون مناسبهای افعال خضر ** عقل موسی بود در دیدش کدر
  • O işler Musa’ya aykırı göründü. Çünkü Musa o hale sahip değildi.
  • نامناسب می‏نمود افعال او ** پیش موسی چون نبودش حال او
  • Musa’nın aklı bile gayp işlerine ermezse, ey ulu kişi, bir farenin aklı nedir ki bu işlere ersin!
  • عقل موسی چون شود در غیب بند ** عقل موشی خود کی است ای ارجمند
  • Taklit bilgisi, satış içindir, bu bilgi sahibi, müşteri buldu mu, bilgisini güzelce satar. 3265
  • علم تقلیدی بود بهر فروخت ** چون بیابد مشتری خوش بر فروخت‏
  • Fakat hakikat bilgisine müşteri, Allah’tır. Bu bilgi sahibinin pazarı daima işler, daima parlar.
  • مشتری علم تحقیقی حق است ** دایما بازار او با رونق است‏
  • Alışveriş ederken mest bir halde ağzını yumup oturur. Fakat müşterisi Allah’tır.
  • لب ببسته مست در بیع و شری ** مشتری بی‏حد که الله اشتری‏
  • Âdemin dersine melek müşteridir, o derse dev ve peri mahrem değildir.
  • درس آدم را فرشته مشتری ** محرم درسش نه دیو است و پری‏
  • Âdem, senin dersin her şeyin adını haber vermektir. Haydi, Allah sırlarını kıldan kıla anlat.
  • آدم أنبئهم بأسما درس گو ** شرح کن اسرار حق را مو به مو
  • Kısa görüşlü, daima halden hale giren, renkten renge boyanan ve temkini bulunmayan, 3270
  • آن چنان کس را که کوته بین بود ** در تلون غرق و بی‏تمکین بود
  • Kişiye fare dedim, çünkü yeri, yurdu topraktır. Farenin de geçim yeri topraktan ibarettir.
  • موش گفتم ز انکه در خاک است جاش ** خاک باشد موش را جای معاش‏
  • Yolları, izleri bilmez değil, bilir ama yer altındakileri bilir. O, her yanda toprağı delmiş, delik deşik etmiştir.
  • راهها داند ولی در زیر خاک ** هر طرف او خاک را کرده ست چاک‏
  • Fare gibi nefis, ancak lokma ufalar. Allah fareye de miktarınca akıl vermiştir.
  • نفس موشی نیست الا لقمه رند ** قدر حاجت موش را عقلی دهند
  • Çünkü yüce Allah, hiç kimseye, ihtiyacından artık bir şey vermez.
  • ز انکه بی‏حاجت خداوند عزیز ** می‏نبخشد هیچ کس را هیچ چیز
  • Eğer âlemin yeryüzüne ihtiyacı olmasaydı âlemlerin Rabbi, yeri yaratmazdı. 3275
  • گر نبودی حاجت عالم زمین ** نافریدی هیچ رب العالمین‏
  • Bu titreyip duran yeryüzü, dağlara muhtaç olmasaydı Allah, o heybetli dağları halk etmezdi.
  • وین زمین مضطرب محتاج کوه ** گر نبودی نافریدی پر شکوه‏
  • Göklere de ihtiyaç olmasaydı yedi kat göğü yoktan meydana getirmezdi.
  • ور نبودی حاجت افلاک هم ** هفت گردون نافریدی از عدم‏
  • Güneş, ay ve şu yıldızlar, ancak ihtiyaç yüzünden zuhura geldi.
  • آفتاب و ماه و این استارگان ** جز به حاجت کی پدید آمد عیان‏
  • Şu halde varlıkların kemendi, (yoklukları çekip varlık âlemine getiren) ihtiyaçtır. Allah’ın ihsanı, ihtiyaç miktarınca zahir olur.
  • پس کمند هستها حاجت بود ** قدر حاجت مرد را آلت دهد
  • Yürü, çabuk ihtiyacını arttırır da Allah’ın kereminden cömertlik denizi coşsun. 3280
  • پس بیفزا حاجت ای محتاج زود ** تا بجوشد در کرم دریای جود
  • Şu yol üstünde dilenen, şu dilenciliğe düşmüş olan yoksullar, halka ihtiyaçlarını arz ederler.
  • این گدایان بر ره و هر مبتلا ** حاجت خود می‏نماید خلق را
  • Kör, sakat, hasta, illetli olduklarını gösterir, bu suretle halkın merhametini coşturmak isterler.
  • کوری و شلی و بیماری و درد ** تا از این حاجت بجنبد رحم مرد
  • “Ey halk, ekmek verin. Benim de ambarım var, benim de malım, benim de sofram var” derler mi hiç?
  • هیچ گوید نان دهید ای مردمان ** که مرا مال است و انبار است و خوان‏
  • Köstebeğin yemek içmek için göze ihtiyacı yoktur. Onun için Allah onu gözsüz yarattı.
  • چشم ننهاده‏ست حق در کور موش ** ز انکه حاجت نیست چشمش بهر نوش‏
  • Köstebek, gözsüz de pekâlâ yaşayabilir. Ter-ü taze toprakta göze ne ihtiyacı var? 3285
  • می‏تواند زیست بی‏چشم و بصر ** فارغ است از چشم او در خاک تر
  • Zaten ancak hırsızlık etmek için topraktan çıkar, başka bir iş için değil, Allah, onu bu hırsızlıktan arıtsa,
  • جز به دزدی او برون ناید ز خاک ** تا کند خالق از آن دزدیش پاک‏
  • O da kanatlanır, kuş olur; melekler gibi göklere uçup gider.
  • بعد از آن پر یابد و مرغی شود ** چون ملایک جانب گردون رود
  • Allah’ın gül bahçesinde her an bülbül gibi yüzlerce nağme çıkarır.
  • هر زمان در گلشن شکر خدا ** او بر آرد همچو بلبل صد نوا
  • “Ey beni çirkin sıfatlardan kurtaran, ey cehennemi cennet haline getiren,
  • کای رهاننده مرا از وصف زشت ** ای کننده دوزخی را تو بهشت‏
  • Bir yağ parçasına aydınlık bahşetmekte, bir kemiğe işitme kabiliyeti vermektesin ey gani Allah. 3290
  • در یکی پیهی نهی تو روشنی ** استخوانی را دهی سمع ای غنی‏
  • Fakat o mananın cisimle ne alâkası var? Eşyanın adlarıyla, anlayışın ne münasebeti var?
  • چه تعلق آن معانی را به جسم ** چه تعلق فهم اشیا را به اسم‏
  • Söz yuva gibidir, mana kuş gibi. Cisim ırmak gibidir, ruh akıp giden su gibi.
  • لفظ چون وکرست و معنی طایر است ** جسم جوی و روح آب سایر است‏
  • O ırmak akıp gitmektedir, fakat sen ona duruyor dersin, o koşup gelmektedir, sen onu bir yere kımıldamıyor sanırsın.
  • او روان است و تو گویی واقف است ** او دوان است و تو گویی عاکف است‏
  • Eğer su, yerden yere gitmiyorsa, eğer su akıp durmuyorsa üstündeki yeniden, yeniye görünen çerçöp nedir ki?
  • گر نبینی سیر آب از خاکها ** چیست بر وی نو به نو خاشاکها
  • Senin çerçöpün de fikrî suretlerindir. Aklına her an yeniden yeniye el dokunmamış düşünceler gelmektedir. 3295
  • هست خاشاک تو صورتهای فکر ** نو به نو در می‏رسد اشکال بکر
  • Düşünce ırmağın yüzü de güzel ve sevimsiz çerçöpten hali değil.
  • روی آب جوی فکر اندر روش ** نیست بی‏خاشاک محبوب و وحش‏
  • Bu kadar suyun üstünde görünen kabuklar, gayp bağı meyvelerinin kabuklarıdır.
  • قشرها بر روی این آب روان ** از ثمار باغ غیبی شد دوان‏
  • Bu kabukların içini suda ara. Çünkü su ırmağa bağdan kaynamakta, bağdan gelmektedir.
  • قشرها را مغز اندر باغ جو ** ز انکه آب از باغ می‏آید به جو
  • Âbıhayatın akışını görmüyorsan ırmağın üstündeki dalların, yaprakların, çerçöpün akışına bak.
  • گر نبینی رفتن آب حیات ** بنگر اندر جوی و این سیر نبات‏
  • Su, yeğin akarsa üstündeki kabuklar ve çerçöp de daha çabuk sürüklenip gider. 3300
  • آب چون انبه‏تر آید در گذر ** زو کند قشر صور زوتر گذر
  • Bu feyiz şiddetle zuhur etti mi gayri ariflerin gönüllerine gam gelmez, o gönüllerde elem eğleşmez olur.
  • چون به غایت تیز شد این جو روان ** غم نپاید در ضمیر عارفان‏
  • Nitekim ırmak da, dopdolu olur, pek hızlı akarsa üstünde çerçöp eğlenmez!
  • چون به غایت ممتلی بود و شتاب ** پس نگنجید اندر او الا که آب‏
  • Halden bigâne birisinin bir şeyhi kınaması ve müridin şeyhe cevap vermesi
  • طعنه زدن بیگانه ای در شیخ و جواب گفتن مرید شیخ او را
  • Birisi, şeyhin birini “Kötü adam, doğru yolda değil.
  • آن یکی یک شیخ را تهمت نهاد ** کاو بد است و نیست بر راه رشاد
  • Şarap içiyor, mürai ve pis herif. Böyle adam nereden müritlerin imdadına yetişecek?” diye kınadı.
  • شارب خمر است و سالوس و خبیث ** مر مریدان را کجا باشد مغیث‏
  • Başka biri de ona dedi ki “Edebe riayet et. Büyükler hakkında böyle zanda bulunmak yaraşmaz. 3305
  • آن یکی گفتش ادب را هوش دار ** خرد نبود این چنین ظن بر کبار
  • Onun sâf seli, bulanıversin, bu ondan ve onun sıfatlarından ne kadar uzak!
  • دور از او و دور از آن اوصاف او ** که ز سیلی تیره گردد صاف او