English    Türkçe    فارسی   

2
3388-3437

  • Şuayb ona bu nükteleri söyleyince Şuayb’ın nefesleri yüzünden adamın gönlünde güller açıldı.
  • چون شعیب این نکته‏ها با او بگفت ** ز آن دم جان در دل او گل شکفت‏
  • Canı, gökyüzünden gelen vahiy sesini duydu. Dedi ki. “ Eğer bizi cezalandırdıysa nişanesi nerede?”
  • جان او بشنید وحی آسمان ** گفت اگر بگرفت ما را کو نشان‏
  • Şuayb “Yarabbi, beni kabul etmiyor. Bu muhazeye, bu cezaya nişane aramakta” dedi. 3390
  • گفت یا رب دفع من می‏گوید او ** آن گرفتن را نشان می‏جوید او
  • Allah “Ben ayıpları örtücüyüm, sırlarını söylemem. Ancak iptilâsına dair şu tek remzi söyleyeyim:
  • گفت ستارم نگویم رازهاش ** جز یکی رمز از برای ابتلاش‏
  • Onu cezalandırdığımın bir nişanesi şu: Oruç tutmak da dua etmekte.
  • یک نشان آن که می‏گیرم و را ** آن که طاعت دارد از صوم و دعا
  • Namaz kılmakta, zekât vermekte, başka ibadetlerde bulunmakta. Fakat ruhu bir zerre bile zevk duymuyor.
  • و ز نماز و از زکات و غیر آن ** لیک یک ذره ندارد ذوق جان‏
  • Ne güzel ibadetler ediyor, ne hoş işlerde bulunuyor. Fakat bir parçacık bile tat yok.
  • می‏کند طاعات و افعال سنی ** لیک یک ذره ندارد چاشنی‏
  • İbadeti kışırdan ibaret, iç, yok. Cevizler çok ama içleri boş! 3395
  • طاعتش نغز است و معنی نغز نی ** جوزها بسیار و در وی مغز نی‏
  • İbadetlerin netice vermesi için zevk gerek, tohumun ağaç olması için iç gerek!
  • ذوق باید تا دهد طاعات بر ** مغز باید تا دهد دانه شجر
  • İçsiz tohum, fidan olur mu? Cansız surette hayalden başka bir şey değil.
  • دانه‏ی بی‏مغز کی گردد نهال ** صورت بی‏جان نباشد جز خیال‏
  • O hale âşina olamayan müridin şeyhi kınaması hikâyesinin sonu
  • بقیه‏ی قصه‏ی طعنه زدن آن مرد بیگانه در شیخ‏
  • O habis, şeyh hakkında hezeyanlarda bulunmaktaydı. Eğri bakan kişinin gözü daima eğri ve aykırı görür.
  • آن خبیث از شیخ می‏لایید ژاژ ** کژنگر باشد همیشه عقل کاژ
  • “Ben, onu bir mecliste gördüm, takvası yok, bir müflisten ibaret.
  • که منش دیدم میان مجلسی ** او ز تقوی عاری است و مفلسی‏
  • İnanmıyorsan bu gece kalk da şeyhinin fıskını apaçık gör” dedi. 3400
  • ور که باور نیستت خیز امشبان ** تا ببینی فسق شیخت را عیان‏
  • Geceleyin o adamı bir pencere başına götürdü, dedi ki: “Fasikliğe bak, işreti gör”
  • شب ببردش بر سر یک روزنی ** گفت بنگر فسق و عشرت کردنی‏
  • Gündüzün riyasiyle gecenin fıskını seyret. Gündüz Mustafa gibi, gece Ebuleheb gibi!
  • بنگر آن سالوس روز و فسق شب ** روز همچون مصطفی شب بو لهب‏
  • Gündüz adı Abdullah, gece elinde kadeh, nezübillâh!”
  • روز عبد الله او را گشته نام ** شب نعوذ بالله و در دست جام‏
  • Pîrin elinde dolu bir kadeh vardı. Mürit bunu görünce “ Şeyhim, sen de mi aldatıcısın?
  • دید شیشه در کف آن پیر پر ** گفت شیخا مر ترا هم هست غر
  • Sen, “Şeytan, şarap kadehine hemencecik işeyiverir” demez miydin?” dedi. 3405
  • تو نمی‏گفتی که در جام شراب ** دیو می‏میزد شتابان ناشتاب‏
  • Şeyh dedi ki: “Benim kadehimi öyle doldurdular ki içine tek bir üzerlik tohumu bile sığmaz.
  • گفت جامم را چنان پر کرده‏اند ** کاندر او اندر نگنجد یک سپند
  • Bir bak hele, Buraya bir zerre bile sığar mı? Sen sözü yanlış anlamışsın, aldanmışsın.
  • بنگر اینجا هیچ گنجد ذره‏ای ** این سخن را کژ شنیده غره‏ای‏
  • Bu zâhiri şarap, zâhiri kadeh değil ki. Onu, gaybı bilen şeyhten uzak bil.
  • جام ظاهر خمر ظاهر نیست این ** دور دار این را ز شیخ غیب بین‏
  • Be ahmak, şarap kadehi, şeyhin varlığıdır. Oraya Şeytan’ın sidiğine asla yol yok!
  • جام می هستی شیخ است ای فلیو ** کاندر او اندر نگنجد بول دیو
  • O varlık, Allah nuruyla dolu, hem de dudağına kadar. Ten kadehi kırılmış, mutlak nur kalmıştır. 3410
  • پر و مالامال از نور حق است ** جام تن بشکست نور مطلق است‏
  • Güneşin nuru, pislik üstüne düşmekle pislenmez ya, yine aynı nurdur”
  • نور خورشید ار بیفتد بر حدث ** او همان نور است نپذیرد خبث‏
  • Şeyh bu sözleri söyledikten sonra “Bu, ne kadehtir, nasıl şarap, bir gel de bak be hey münkir” dedi.
  • شیخ گفت این خود نه جام است و نه می ** هین به زیر آن منکرا بنگر به وی‏
  • Mürit gelip baktı, gördü ki halis bal. O manasız düşmansa kör oldu, bir şey göremedi.
  • آمد و دید انگبین خاص بود ** کور شد آن دشمن کور و کبود
  • O zaman pîr müridine dedi ki: “ Yürü ey ulu mürit bana şarap bul,
  • گفت پیر آن دم مرید خویش را ** رو برای من بجو می ای کیا
  • Bir hastalığım var, şarap içmek zaruretindeyim. Hastalıktan ölüm haline geldim, hatta bu halden de ileri bir hale düştüm. 3415
  • که مرا رنجی است مضطر گشته‏ام ** من ز رنج از مخمصه بگذشته‏ام‏
  • Zaruret vakti her pis, temiz sayılır. İnkâr edene lânet, başına toprak!
  • در ضرورت هست هر مردار پاک ** بر سر منکر ز لعنت باد خاک‏
  • Mürit, meyhaneleri dönüp dolaşmaya, şeyh için her küpten şarap taşımaya başladı.
  • گرد خمخانه بر آمد آن مرید ** بهر شیخ از هر خمی او می‏چشید
  • Fakat küplerin hiç birin de şarap bulamadı. Hurma şarabıyla dolu olan küpler, balla dolmuştu.
  • در همه خمخانه‏ها او می ندید ** گشته بد پر از عسل خم نبید
  • “Rintler, bu ne hal, bu ne iş? Hiçbir küpte şarap bulamıyorum” dedi.
  • گفت ای رندان چه حال است این چه کار ** هیچ خمی در نمی‏بینم عقار
  • Bütün Rintler, ağlayıp ellerini başlarına vurarak Şeyhin yanına geldiler. 3420
  • جمله رندان نزد آن شیخ آمدند ** چشم گریان دست بر سر می‏زدند
  • “Ey ulu Şeyh, sen meyhaneye geldin, bütün şaraplar, kudümünün hürmetine bal oldu.
  • در خرابات آمدی شیخ اجل ** جمله می‏ها از قدومت شد عسل‏
  • Şarabı arıttın, bizim canlarımızı da kötü huylardan arıt, tebdil et “dediler.
  • کرده ای مبدل تو می را از حدث ** جان ما را هم بدل کن از خبث‏
  • Cihan, baştanbaşa ağız, ağıza kanla dolu olsa Allah kulu yine ancak helâl yer.
  • گر شود عالم پر از خون مال مال ** کی خورد بنده‏ی خدا الا حلال‏
  • Allah razı olsun, Ayşe’nin Mustafa Sallâllahü Aleyhi Ve Sellem’e “Sen seccade yaymadan her yerde namaz kılıyorsun” demesi
  • گفتن عایشه مصطفی را علیه السلام که تو بی‏مصلا به هر جا نماز می‏کنی چون است‏
  • Bir gün Ayşe, Peygamber’e dedi ki. “Ey Allah Resulü, sen aşikâr, gizli,
  • عایشه روزی به پیغمبر بگفت ** یا رسول الله تو پیدا و نهفت‏
  • Neresini bulursan orada namaz kılmaktasın. Hâlbuki evde pis adamlar da gezip tozuyor. 3425
  • هر کجا یابی نمازی می‏کنی ** می‏دود در خانه ناپاک و دنی‏
  • Sen de bilirsin ki pis çocuklar, nereye varırsa orasını pislerler.”
  • مستحاضه و طفل و آلوده‏ی پلید ** کرد مستعمل به هر جا که رسید
  • Peygamber, “Şunu bil: Allah, büyükler pis şeyleri temiz etmiştir.
  • گفت پیغمبر که از بهر مهان ** حق نجس را پاک گرداند بدان‏
  • Hakk’ın lûtfu, bu yüzden secdegâhımı, ta yedinci kat göğe kadar arıttı” diye cevap verdi.
  • سجده‏گاهم را از آن رو لطف حق ** پاک گردانید تا هفتم طبق‏
  • Kendine gel, kendine. Padişahlara hasede kalkışma. Terk et hasedi. Yoksa âlemde sen de bir iblis olursun.
  • هان و هان ترک حسد کن با شهان ** ور نه ابلیسی شوی اندر جهان‏
  • Veli, zehir yese bal olur, sen bal yesen zehir kesilir. 3430
  • کاو اگر زهری خورد شهدی شود ** تو اگر شهدی خوری زهری بود
  • O, varlığını Allah varlığına tebdil etmiştir. İşi de eşyayı tebdil etmedir. O, lütuftan ibaret bir hale gelmiştir, her türlü ateşi de nur olmuştur.
  • کاو بدل گشت و بدل شد کار او ** لطف گشت و نور شد هر نار او
  • Ebabil kuşlarında Allah kuvveti vardı. Yoksa bir kuşcağız nasıl olurda bir fili helâk edebilirdi?
  • قوت حق بود مر بابیل را ** ور نه مرغی چون کشد مر پیل را
  • Koca bir orduyu birkaç kuş kırıp geçirdi. Bak da bu kudretin Allah’tan olduğunu bil.
  • لشکری را مرغکی چندی شکست ** تا بدانی کان صلابت از حق است‏
  • Eğer bundan şüpheye düşersen yürü var, Eshabı fil suresini oku.
  • گر تو را وسواس آید زین قبیل ** رو بخوان تو سوره‏ی اصحاب فیل‏
  • Onunla inada kalkışır, beraberlik dâvasına girişirsen, yok mu? Eğer onlardan başını kurtarabilirsen beni de kâfir bil sen! 3435
  • ور کنی با او مری و همسری ** کافرم دان گر تو ز ایشان سر بری‏
  • Farenin deve yularını çekmesi ve kendi kendisine gururlanması
  • کشیدن موش مهار شتر را و متعجب شدن موش در خود
  • Bir fareceğiz, bir devenin yularını eline aldı, kurula, kurula yola düştü.
  • موشکی در کف مهار اشتری ** در ربود و شد روان او از مری‏
  • Deve, tabiatındaki mülayimlik yüzünden onunla beraber yürümeye koyuldu. Fare “Ben, ne de pehlivan, ne de yiğit ermişim” diye gurura düştü.
  • اشتر از چستی که با او شد روان ** موش غره شد که هستم پهلوان‏